|
Kısaca değinmek gerekirse, Osmanlı düşün ortamında 60'lı
yıllardan itibaren kimlik ve aidiyet tartışmaları gündeme
yerleşip yeni düşünce eğilimleri yükselmeye başladı. İslamcılık,
milliyetçilik, pozitivizm, vb. gibi çeşitli akımların savunulduğu
ikinci yarının sonlarında Osmanlıcılık egemen ideoloji olarak
öne çıktı.
"İmparatorluk dahilinde yaşayan farklı dinsel ve etnik
unsurları tek bir Osmanlı milleti olarak kabul eden ve bu
unsurları ortak imparatorluk ideali çerçevesinde birleştirme
yaklaşımı olan Osmanlıcılık, cemaat ve milliyet farklılıklarını
aşan ve tüm Osmanlı topluluklarına aynı anda hitap eden bir
ideolojik yaklaşımdır." Osmanlıcılık sadece entelektüel
bir düşünce akımı değil, siyasi olarak da geçerli bir tavırdı;
Osmanlılığın hâlâ imparatorluğu kurtaracak bir ideoloji olduğu
kanısı egemendi.
Yeni Osmanlılığın ortaya çıktığı dönemde Avrupa'da oryantalist
eğilimler vardı ve Türkiye'ye de gelmişti. O format ilginç
bir şekilde Yeni Osmanlı hareketinin düşüncesine çok yakın
gibi duruyordu; çünkü hem Osmanlı, hem İslam, hem de Avrupalı
gibi duruyordu. Dolayısıyla o dönem aydınlarının kafasındaki
aidiyet formülüne yatkındı, yakındı.
İkinci Meşrutiyet'in ardından ise Balkan Savaşı, Babıâli
baskını, İttihat ve Terakki iktidarıyla Osmanlıcılık marjinalize
oldu; yerini Türkçülük kavramına bıraktı. Dolayısıyla 1913-1914
tarihleri bu kavram değişimi açısından çok önemlidir.
Vedad Bey yepyeni bir yüzyıl başlarken, geleneksel yapılar
çözülüp dağılırken ve ulus devletler doğarken mimarlık yaptı.
Vedad Bey'den ve onun kuşağından, toplumun kimlik ve aidiyet
arayışını mimarlıkta da tescil etmeleri bekleniyordu. Osmanlıcı
ideolojinin marjinalize olup Türkçülük ideolojisinin yükselişinin,
diğer mimarlarda nasıl bir yaklaşım değişikliğine yol açtığı
konusunda bir şey söylemeye kendimi çok yetkili görmüyorum,
ama Vedad'da bunun önemli bir değişikliğe yol açmadığını düşünüyorum.
Dolayısıyla kendisinin izlemeye çalıştığı o romantik, tarihi
sürekliliği inşa etme ideali dışında ideolojik bir misyonu
işaret etmediğini söylemek istiyorum.
Mimar Vedat, kendisiyle yapılan bir röportajda, "Ben
eserlerimde modern Türk mimarisini tercih ederim" diyor.
Bu sözleriyle, olayı bir süreklilik içinde düşündüğünü, aidiyet
konusuna bir formül olarak saplanıp kalmadığını, hele de oryantalizmden
uzakta olduğunu ifade ediyor. Onun için Vedad'ın yapılarının
tek tek incelenmesi, yapıtlarından bir yaklaşım modeli elde
etmemiz, özgül bir sonuç çıkarmamız ve onu tartışmamız gerekiyor.
Vedad, o dönemin bütün mimarları gibi, kariyerine döneminin
verdiği bir misyonla başladı: İslam ve Türk olan Osmanlı mimarlığını
muasırlaştırmak. Vedad, kanımca bu ideolojik misyonu olabildiğince
kişiselleştirerek algıladı. Kişiselliğini korumak ve
kendine ait bir izlek oluşturmak açısından onu son derece
modern bir birey olarak görüyorum.
Vedad, Sırrı Paşazade Mehmet Vedad olarak gayet elitist ve
seçkin bir çevrede, bir büyük ailede doğdu ve hep öyle yaşadı.
Trabzon, Diyarbakır, Adana ve Bağdat valiliği yapan ünlü vezir
Giritli Sırrı Paşa'nın ve yine tanınmış şair ve besteci Leyla
Hanım'ın oğluydu. Kendine özgü aristokratik gelenekleri olan
Osmanlı yüksek memurluğunun son kuşağından bu ailede her zaman
Saraya ve iktidara yakın yaşadı. Mekteb-i Sultani'de okudu.
Paris'e gitmek istediğinde ailesi itiraz etmedi. École Monge'da
orta eğitimini tamamladı. Ardından École Centrale'da mühendislik
eğitimine başladı, ama bir yandan da Academie Julian'da resim-heykel
kurslarına katıldı. Ecole Nationale des Beaux-Arts'ın mimarlık
bölümüne girdi ve 1897'de eğitimini tamamlayarak İstanbul'a
döndü.
O yıllarda, Abdülhamit'in 25. tahta çıkma yıldönümü dolayısıyla
imparatorlukta büyük bir yapım faaliyeti başlamıştı ve İstanbul'da
da çeşitli etkinlikler yapılıyordu. Bunlardan biri de Zeynep
Hanım konağının 'Darü'l-hayr'olarak yeniden düzenlenmesi işiydi
ve bu iş, Vedad Bey'e verilmişti. Bu yatılı okula, 1877 savaşında
ölen askerlerin çocukları alınacak ve burada bu çocuklara
çeşitli zanaatlar öğretilecekti. Hümanist ve modern bir projedir
bu. Vedad, Saray ölçeğindeki büyük konağın okula dönüşümünü
gerçekleştirir. Bu amaçla buraya üzere üç yüz öğrenci alırlar
ve Vedad Bey bu düzenlemeyi yapar. Darü'l Hayr, üçyüz öğrenci
ile eğitime başlar ama II. Abdülhamit tahttan indirildikten
sonra İttihat Terakki iktidarı tarafından kapatılır.
Onun adını milli mimari konseptine bağlayan ilk önemli uygulaması,
Kastamonu Hükümet Konağı'dır. Bu, Mimar Vedad'ın "milli
mimari" olarak adlandırılan üslubun özellikleri atfedilebilecek
ilk yapısıdır. Yapının tasarımı, genel kurgusu bakımından
Avrupa'da o yıllarda yapılan resmi yapıların şemalarını ve
akademik kuralları izler; ama Vedad, bir yandan da belki de
sadece burada olabilecek şekilde, belirli kemer biçimlerinin
nerede-nasıl kullanılacağını ve Osmanlı kamu binalarının nasıl
formatlanacağını gösteren bir formül ortaya koyar.
1905 yılı Mimar Vedad'ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır.
Gerek Kastamonu Hükümet Konağı, gerek İzmit Saat Kulesi, fakat
en çok da Darü'l Hayr kurulması için gösterdiği çabalardan
ötürü kısa sürede çok gözde bir mimar haline gelmiştir. Aynı
yıl Postane-i Amire'nin ve Posta Telgraf Nezareti binasının
yapımı işi Vedad Bey'e verilir.
Postane-i Amire binasının gayet okunaklı bir planı vardır.
Geniş bir sirkülasyon koridoru, ortadaki büyük merkezi holü
dolanır; köşelerde anıtsal merdivenler vardır. Çelik makaslarla
taşınan ve renkli camla örtülü büyük hol, yapının halka açık
prestij mekanıdır. Sultan'a ve Nazıra ait zengin bezemeli
prestij mekanları ise , yapı kitlesinin iki ucunda yükselen
kuleli bölümlerdedir.
Geniş merdivenlerle ulaşılan giriş, Osmanlı yapılarındaki
eyvanlı düzenlemeleri anımsatır.
Sivri kemerler, yeniden kurgulanan mukarnas başlıklar ve
çini kullanımı da Osmanlı referanslarıdır.
Çini kullanımı son derece ilginçtir. Çini, ilk defa 19. yüzyılın
son çeyreğinde Osmanlı mimarlığında dış mekânda kullanılır.
Bunun başlangıcı Türk mimarlarına ait değildir. İstanbul'da
çalışan bazı Fransız ve İtalyan mimarlar iç mekanlarda kullanılan
Osmanlı çinilerinin oryantalist beğeniye çok uygun bir kullanımı
olabileceğini düşünmüş ve Kütahya'da ürettikleri gibi Fransa'da
da çini imalatı yapmışlar ve çok da kullanmışlardır.
Vedad ise, oryantalist beğeniden farklı bir şekilde, Osmanlı
mimarlığında çiniyi tıpkı içerde kullanıldığı gibi belirli
-mesela kare veya daha çok da dikdörtgen- çerçeveler içerisine
alarak kullanmıştır. Vedad'ın çini kullanımı,sonraki yıllarında
çok özgün bir biçimde Art Deco esprisini yansıtan bir
görsel dil öğesi olacaktır.
Vedad, döneminin bir çok mimarından farklı olarak, Osmanlı
klasik cami modellerini aynen hiç kullanmadı; Yaptığı az sayıda
caminin en bilinen Postane binasına bağlı olan Hobyar Mescididir.
Sekizgen planlı cami, konumu cepheleri ve bezeme sistemiyle
değişik öneriler sunar; içerde ise büyük pencerelerle sağlanan
gayet aydınlık bir mekan vardır.
Postaneyi yaptığı sırada Defter-i Hakani projesi de ona verildi.
İmparatorluğun tapu ve kadastro defterlerinin arşivlendiği
bu önemli yapı, Sultanahmet Meydanının batı kenarında, eski
binasının yerine yapıldı. Yanındaki İbrahim Paşa Sarayı'nın
anıtsal çizgisini sürdüren yapıt, tasarım konsepti açısından
Kastamonu Hükümet Konağı'na benzetilebilir.
Vedad Bey, tam bu sırada çok önemli bir başka sipariş alır.
Meşrutiyet ilan edilmiştir ve Meclis-i Meb'usan toplanacaktır.
1876'dan beri terk edilmiş olan Meclis binası harap durumdadır.
Eski İstanbul Darü'l-fünunu için G. Fossati tarafından yapılmış
olan binanın restorasyonu ve yenilenmesi gerekmektedir. Onu
da çok büyük bir başarıyla ve kısa sürede gerçekleştirir.
Bütün bunlardan sonra kendisine nişanlar, madalyalar verilir.
Yine aynı yıllarda, Meşrutiyet ilan edildikten bir yıl sonra
II. Abdülhamit tahttan indirilir, yerine Sultan Mehmed Reşat
geçer. Vedad, Sultan Reşat'ın tahta çıktığı gün sermimar-ı
Hassa olarak atanır. Sermimar olarak çok büyük projeler yapamaz.
Devletin mali durumu çok kötüdür, üstelik Sultan Reşat biraz
da idareli biridir, şatafattan pek hoşlanmaz. Vedad, sarayın
bakım ve yenileme işlerinden sorumludur. Çok önemli bir iş
yönetimi deneyimi geçirir orada; yirmi tane saray vardır ve
hepsinden sorumludur.
Vedad sermimarlık görevinin bitiminden sonra Ebniye-i Seniye
sermimarlığına atanır. Enver Paşa'nın Harbiye Nazırlığı döneminde
de Nezaret sermimarlığına geçer. O yıllarda sultanın çocukları
için büyük bir iş hanı yapma siparişi alır ve Sirkeci'deki,
şimdi Liman Hanı olarak anılan Mesadet Hanı'nın yapımını gerçekleştirir.
Harbiye Nezareti mimarıyken yaptığı Haydarpaşa İskelesi binası
aslında bir dönüştürmedir. Daha önce bu binanın yerinde oryantalist
üslupta bir bina vardı; Vedad, onun temel ve duvarlarını aynen
kullandı, ama üstündeki kubbeyi değiştirdi ve bugünkü haline
getirdi. Çini kullanımında Avrupa'daki Art Deco örneklere
yakın düşen düzenlemeler görülür.
Cemil Topuzlu'nun şehreminliği zamanında yaptığı Sütlüce
Mezbahası onun fonksiyonel yapıları içinde önemli bir yer
tutar. Bu iş için Avrupa'ya gönderilir; Avrupa'daki mezbahaları
dolaşır ve döndüğünde bir proje hazırlar. Proje kabul edilir,
inşaatına başlanır; fakat Cemil Topuzlu'nun şehreminliğinden
istifa etmesi nedeniyle açılması 1919'lara kadar uzar. İstanbul
için bir kentsel çağdaşlaşma projesi olan Mezbaha, ne yazık
ki günümüzde korunamamıştır.
Savaş sırasında 1915-16'da yaptığı çalışmalardan biri, Fatih'te,
Fatih Belediyesi yahut Kaymakamlığı önündeki Tayyare Şehitleri
Anıtı'dır. İstanbul'dan Kahire'ye gidecek uçakların Şam yakınlarında
düşmesi üzerine, hemen o sırada, halkın moralini yüksek tutmak
için onların anısına bu anıt yaptırılır. İstanbul ve Kahire'yi
sembolize eden ikonik figürlerin, Beyazıt Kulesi ile piramitlerin
kabartma olarak işlendiği anıtı, Vedad Bey, kırık bir sütun
olarak biçimlendirmiştir.
Cumhuriyet de onu büyük bir mimar olarak değerlendirir ve
Ankara'ya çağırır. Önce Cumhuriyet Halk Fırkası, kendisi için
Mahfel yaptırmak ister; sonra meclis binasının yetersizliği
anlaşılır ve Vedad birtakım yap-bozlarla bugünkü binayı inşa
eder. Bu da yine onun kamu yapısı formatına uygun anıtsal
bir uygulamasıdır. Tarihi Meclis Salonu, Art Deco bezemeleri,
Ankara taşı ile kaplanmış cepheleri özellikle işaret edilmelidir.
Çok ilginç bir diğer uygulaması, Atatürk için düzenlediği
Gazi Köşkü'dür. Bir bağ evi olan bu yapıyı genişletir, ekler
yapar ve içini düzenler. Atatürk'ün kullandığı iki tane salon
vardır; içeri girildiğinde önce bir taşlık ve karşıda hemen
yemek salonuna girilir, ki "Atatürk'ün sofrası"
diye hep anlatılagelen sofranın olduğu yer, burasıdır. Ahşap
ve çini malzemenin sıradışı bir özenle ve özgün bir tasarımla
kullanıldığı, görkemini büyüklüğünden değil işlenmişliğinden
alan bir mekandır, ve Atatürk'ün çalışma odası, bir mücevher
kutusu gibidir; Vedad burada zengin ve entelektüel bir çevre
yaratmayı başarmıştır.
Ankara dönemi çok büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanır.
Sıhhiye Vekâleti'ne Ankara Palas'ın planlarını hazırlarken,
Sıhhiye Vekâleti bu işi Vakıflar'a devreder ve Vakıflar Vedad
Bey'in parasını ödemez. Vedad, parasının ödenmemesine ve projelerinin
kendisinden zorla alınmak istenmesine büyük bir tepkiyle karşı
çıkar ve kimseye haber vermeden İstanbul'a gelir. O zaman,
Atatürk'ün sofrasında oturup kalkan Vedad bir anda silinmiş
ve elinden tüm siparişler alınmıştır.
1924-25 yıllarında İstanbul'a döndükten sonra, 1942 yılında
ölene kadar, tam bir serbest mimar olarak çalışır. Önceleri
hiç sipariş alamaz, çok büyük sıkıntılar çeker, ama 1930'lu
yıllarda işleri açılmaya başlar. Çoğu dönemin gözde semti
olan Nişantaşı'nda olmak üzere çok sayıda apartman yapar.
Bunlardan biri, Teşvikiye Camii karşısındaki Güneş Apartmanı'dır.
Bu binada açıkça Art Deco bir planlama ve çağdaş bir
tasarım görürüz.
Aslında Vedad Bey'in Art Deco çizgisine yakınlığı, daha erken
yıllarında Nişantaşı'ndaki kendi evinde gözlenebilir. Tasarımcı
olarak kendine alabildiğine bir özgürlük tanıyarak tasarladığı
ev, kitlesi, planlaması, cepheleri ve bezemeleri ile bildik
formlara sahip olsa da bir araya getirilişlerindeki yenilik
ve kendine özgülükle hemen ayırdedilir.
Nihayet bence gerçekten, çok önemli bir yapıtı, en son 1939
yılında Cumhuriyet gazetesi sahip ve başyazarı Yunus Nadi
için Valikonağı Caddesi üzerinde kendi evinin tam karşısındaki
yerde inşa ettiği Yayla Apartmanı'dır. Yayla Apartmanı, Türkiye'deki
Art Deco mimarlığının en görkemli binalarından biriydi. 1987
yılında "kültür varlığı olmadığı" kaydıyla yıkılmasına
onay verildi ve yıkıldı. Yıkılmadan evvel, üniversitenin çeşitli
girişimleri oldu, apartman sakinleri kurula başvurdular, ama
yıkım engellenemedi.
Burada son cümle olarak şunu söylemek istiyorum: Bu kısa
dökümün bile Vedad Bey'in tarihi sürekliliği yorumlama biçimiyle
çok katmanlı bir okumayı hak eden bir tasarımcı olduğunu stilistik
etiketlerle yetinmemek gerektiğini ortaya koymuş olmasını
umuyorum.
Sabrınız için teşekkür ederim.

Voyvoda Caddesi
Toplantıları 2002 sayfasına dönüş
Back
Retour |