|
Aile üzerine yapılan çalışmalarda, akraba olmayan üyeler
genellikle ihmal edilir. Ben bu üyelerin ailelere ve aileler
içinde tek tek bireylere etkileri veya karşılıklı etkileşimleri
bilinmeden aile kavramının doğru açıklanamayacağını düşünüyorum.
Çalışmamda esas başlangıç noktam da buydu. Ama özellikle evlatlıklar
üzerinde durmamın nedeni, evlatlıkların bu akraba olmayan
üyeler içinde çok önemli bir temsil niteliği olması ve akraba
olmayan üyelerin başından geçen hikâyelerin evlatlıklar üzerinden
anlatılabilmesi.
Evlatlıkları birkaç döneme ayırarak inceledim. Asıl projem
özellikle 1940 ve sonrasındaki olaylardı; ama bu projeye başladıktan
sonra, 40'tan önceye gitmek gerektiğini gördüm. 40'tan önce,
1911-22 savaş dönemi, hatta 19. yüzyıl çok önemliydi ve köleleri
bilmeden evlatlıkları öğrenmek, araştırmak da mümkün değildi.
Bu konuda İslam hukukunun ne dediği, İslam öncesi Türklerin
ne yaptığı da yine araştırmamın içinde yer aldı. 1940'tan
sonrası için, hem evlatlık olmuş hem de evlatlıklarla birlikte
yaşamış kişilerle görüşmeler yaptım. Hikâye, roman, anı gibi
edebi türlerden 100'ü aşkın örnek inceledim. Hanelerde evlatlıklarla
ilgili ulaşabildiğim veri kaynağı, Cem Behar ve Alan Duben'in
İstanbul haneleriyle ilgili çalışmaları kapsamındaki 1885
ve 1907 Osmanlı sayımlarının % 5 örneğinin Latin alfabesine
çevrilmiş transkripsiyonları oldu.
Çok eski dönemlerden beri varolan evlatlık kurumu tek tanrılı
dinlerin ortaya çıkışı ile önemli bir değişim yaşadı. Jack
Goody, erken Hıristiyanlık döneminde Roma hukukunda evlatlık
kurumunun önce kısıtlandığını, sonra tamamen ortadan kaldırıldığını
söylüyor. Goody'nin iddiasına göre, kilise, bütün akraba olmayan
üyelerin evin dışına çıkmasına çalıştı, ama evlatlıklar üzerinde
özellikle durdu; çünkü onların yasal olarak miras edinme hakları
vardı. Evlat edinme yasaklandıktan sonra kilise zenginleşti,
çünkü erkek çocuğu olmayan aileler arazilerini kiliseye bağışladılar.
Akraba olmayan üyelerin haneden arındırılması ve/veya konumlarının
düşürülmesi sadece kilisenin maddi çıkarları ile açıklanamaz.
Ailenin güçlendirilmesi ve toplumla ilişkilerinin kurumsallaşmasının
sosyal düzenin sağlanması için gerekli önlemler olarak düşünüldüğüne
kuşku yoktur. İslam dininde de benzer bir yasaklamanın olması
bu açıdan manidardır. Zira İslamda din kurumları böyle bir
yasaklamadan kilise gibi bir maddi çıkar elde etmemektedir.
Cahiliyye döneminde özellikle kölelerden evlat edinmenin
yaygın olduğu söylenmektedir. İslam dini bir yandan köleciliğin
Arap toplumlarında doğuştan bir kast olmasını önlemek, öte
yandan aile kurumuna bir çeki düzen vermek için bir dizi kurallar
getirmiştir. Evlat edinmenin yasaklanması bu kurallardan biridir.
Kanımca, Lewis'in sözünü ettiği Arap toplumlarında zenci ırkla
karışma endişesini de bir ölçüde ortadan kaldırmaya yönelik
önlemlerden biridir evlat edinmenin yasaklanması. Böylece
hem kölelerin evlat edinilmesinin önüne geçilmiştir hem de
bir köle kastı yaratılmasının.
İslam hukukundaki bu konudaki kuralları kısaca üç noktada
özetlemek mümkündür.
Köleleri kullandıktan bir süre sonra azat etmek ve onları
evlendirmek sevaptır. Azad edilen kölenin çocukları hürdür.
Soyu devam ettirmek üzere ve miras bırakarak evlat edinmek
yasaktır. Kimsesiz yetimlere bakıp besleyip sonra onları da
evlendirmek sevaptır.
Hane reisi
köle ve evlatlıklarla cinsel ilişkiye girebilir, bu kadınlardan
çocuk sahibi olabilir ve gerektiğinde evlenebilir. Ancak bu
köle ve evlatlıkların zenci olmamaları tercih edilmelidir.
Osmanlı toplumunda bu İslam kurallarına uygun bir yaşam biçimini
19. Yüzyılda gözlemek mümkündür. Hanelerde köle ve evlatlıklar
vardır. Onların çeyizlendirilip evlendirilmesi beklenmektedir.
Siyah köleler ve evlatlıklar eve hizmet için alınırlar ve
onlarla evlenip, çocuk sahibi olmak aykırı bir davranış olarak
düşünülür.
Türk toplumunda evlatlık hikayesini köle hikayelerinden ayrı
incelemek zordur. İslam öncesi toplumlarda ve İslam hukukunda
ayrı ayrı var olmakla birlikte evlatlıkla köle arasındaki
çizgi zaten başından beri çok belirgin değildir. Örneğin,
Caferoğlu İslamiyet öncesi Türklerde evlat edinmenin farklı
kültürlerde farklı nedenlere dayandığını anlatmaktadır. Yakut
ve Kırgızlarda çocuğu olmayan veya çocuğu ölen kişiler evlat
edinirken, köleciliğin yaygın olduğu Uygurlar'da tarımsal
faaliyetlerde çalıştırmak üzere evlatlık satın alındığını
anlatmaktadır. Gerek evlatlık almanın, gerekse köleciliğin
eş zamanlı ve çok eskilere dayanan gelenekler olmaları evlatlık
uygulamasını köleciliğin bir devamı gibi görülemeyeceğini
düşündürebilir. Ancak, Türkiye'de evlatlık alma uygulaması
tarihsel koşullar içinde köleciliğe benzer bir uygulama haline
dönüşmüştür. Bir anlamda evlatlıklar kölecilikten ücretli
hizmetçiliğe geçiş kurumu olarak değerlendirilebilir. Evlatlık
uygulamasının dejenerasyonu belirtildiği gibi yeni bir olgu
değildir. Bazı kültürlerde zaten hep "köle gibi"
olma özelliği vardır. Ancak, genel bir kategori olarak evde
kölelerden daha aşağı bir konuma düşmelerinin ilk belirtileri
19. yüzyıla rastlamaktadır.
Osmanlı'da köle ticareti 1839'dan itibaren fermanlarla ara
ara yasaklanmıştır. Ancak bu yasaklara tam olarak uyulmamakta
ve bir süre sonra yeni bir yasaklayıcı fermanın çıkması gerekli
görülmektedir. Zenci köle ticaretinin yasaklanmasında İngilizlerle
işbirliği yapılmış ve daha ciddi tedbirler getirilmiştir.
Hatta ilk yasaklarda beyaz köle ticaretinin kapsam dışı bırakıldığı
özellikle vurgulanmıştır. Köle ticareti 1847'de daha sonra
1851'de ve 1857'de yasaklanmış, ancak 1857 yasağında beyaz
köle ticareti bu yasağın dışında bırakılmıştır. Lewis'e göre,
Rusların Kafkasya'yı işgalinden sonra zaten esas olarak bu
bölgeden getirilen beyaz kölelerin ticareti de durma noktasına
gelmişti.
Öte yandan, Rusların Müslüman Kafkasları din değiştirmediklerinde
göç etmeye zorlamalarının sonucunda Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğuna
kitlesel göçler başlamıştır. Siran 1864 sırasında bir milyondan
fazla göçmenin Kafkasya'dan Osmanlı topraklarına geldiğini,
bunların 400 binden fazlasının göç sürecinde öldüklerini ileri
sürmektedir. Osmanlı topraklarına yerleştirilen Kafkas göçmenlerin
yüzde sekseni kadın, çocuk ve kölelerden oluşmaktadır. Yalnızca
kölelerin yüzdesi 30'u bulmaktadır. Göç sırasında erkeklerinin
ve büyüklerini kaybetmiş kimsesiz ve fakirlerin beyaz köle
ticaretini yeniden canlandırıcı bir rol oynadığı ileri sürülmektedir.
Gelenlerin kendi kölelerinin bulunması köle ticaretini meşrulaştıcı
faktörlerden biri olmuştur. Şen, fakir göçmenlerin göç masraflarını
karşılamada zorlandıklarını ve çocuk ve akrabalarını satarak
para kazandıklarını anlatmaktadır. Devlet, kimsesiz kalan
göçmen çocuklarının perişan olmalarına ve köle tüccarlarının
eline geçmesine sıcak bakmamış ve "hüccet" harcını
ödeyen kişilere evlatlık olarak verilmesini uygun bulmuştur.
1864 yılındaki bu olay, devlet eliyle toplu halde insanların
evlatlık olarak dağıtılmasının gördüğüm ilk örneği. Bu bir
başlangıç oluyor ve bir yüzyıl boyunca savaşlar ve iç kargaşalar
döneminde devlet bu yola sık sık başvurarak, kimsesiz kalan
çocukları ailelere evlatlık olarak dağıtıyor. Bazı tarihçiler,
bu toplu dağıtmalar sayesinde köleciliğin sona erdiğini, köle
ticaretinin bittiğini söylüyor. Fakat bu kez de evlatlıkların
köleye benzer bir biçimde kullanımı başlamış oluyor.
Ahmet Mithat, "Vekil vükela evlerine takdim edilen,
adına da evlatlık denen kişiler kölelerden farklı değildir"
diyor ve besleme usulünü Avrupa âdeti olarak görüp, "Düzgün
bir köle hukukumuz vardı, şimdi bu Frenkseverler onların yerine
beslemeleri getirdiler, sanki besleme çok daha uygar bir davranışmış
gibi. Zavallı beslemeler kölelerden daha kötü durumda!"
diye ekliyor.
1870'lerde Zenci kölelerin yasaklanmasıyla ilgili kanun ve
1908'de Beyaz köle ticaretinin yasaklanmasıyla ilgili fermanlar
en etkili olanlar. Daha sonra ticaretin yasaklanması için
bir ferman görünmüyor ve köleciliğin çok ciddi biçimde azaldığı
bir dönem başlıyor; İngiltere'nin etkisiyle karşılıklı sözleşmeler
yapılıyor. 1913'de sadrazamın İngilizlere sunmak üzere hazırladığı
bir rapora göre köle ve cariye sayısı 2000 kadardı. Bunların
500'ü yaşlı ve malül olanlardı. Geri kalanının beş yıl içinde
azad edilmeleri kararlaştırılmıştı. Muhtemelen bu sayılar
sadece saraydakileri kapsamaktadır.
Osmanlıda kölecilikle ilgili çalışmalar sayısal olarak göstermeseler
bile 19.yüzyılın sonunda evlerde çalışan kölelerin yerini
hizmetçi ve evlatlıkların aldıkları anlatmaktadır. İlk defa
bu çalışmada 1885 ve 1907 Osmanlı sayımlarının yüzde beş örneği
kullanılarak cariye, köle ve evlatlıklar hakkında bilgi derlenebilmiştir.
Bu önemli kaynak esas olarak Duben ve Behar'ın İstanbul Haneleri
adlı çalışması için hazırlanmıştır. Örneğe çıkan hanelerin
bilgileri Latin Alfebesine çevirilmiştir. Yazarlar kendi eserlerinde
İstanbul hanelerinde genel olarak "yardımcı" kullanmanın
yaygın olmadığını vurgulamakta fakat ayrıntılarına girmemişlerdir.
Onların da belirttiği gibi tahrir defterlerinden elde edilen
bilgilerin güvenirliği tartışılabilir. İlk defa hanede bulunan
tüm üyelerin kaydedildiği bir defterler daha sonra devamlı
kayıt sisteminin temelini oluşturmuş ve 1940'lara kadar hanelere
ilişkin hayati olaylar defterlere işlenmiştir. Duben ve Behar
sayım tarihinde hanede bulunanları dikkate alarak analizlerini
yapmışlardır. Bu çalışmada da aynı yaklaşım benimsenmiştir.
Hükümet sayımlara katılımı zorunlu kıldığı ve yalan ve eksik
bildirim için ceza koyduğu için defterlerde ayrıntılı bilgiler
bulmak mümkündür. Ama hepsinde değil. İki sayım karşılaştırmasını
engelleyen en önemli sorun, 1885 Fatih defterlerinin bir yangın
sırasında kaybolmuş olmasıdır. Bu nedenle karşılaştırmalarda
ya Fatih bölgesi 1907 sayımından da çıkartılmış ya da örneğe
seçilen bölgelerde - Beşiktaş, Eminönü, Şişli ve Üsküdar -ayrı
ayrı analizler yapılmıştır. Bu veri kaynaklarından elde edilen
bulguları kısaca şöyle özetlemek mümkündür:
1885 ile 1907 arasındaki en önemli değişikliklerden biri
hanelerde bulunan akraba olmayan üye sayısındaki azalmadır.
Diğer bir önemli değişme akraba olmayan üye tiplerindeki değişimdir.
Evlatlıklar artarken, köle ve cariyeler önemli ölçüde azalmıştır.
Bu dönemde cariye ve kölelerin ortalama yaşlarının da artmış
olması yeni köle satışlarının azalmış olduğuna bir başka ipucu
olarak değerlendirilebilir. Bu değişimin bir sonucu olarak
doğum yeri istatistikleri de iki dönem arasında farklılaşmıştır.
Çerkezistan, Arabistan, Afrika doğumlular azalmış, Anadolu
ve İstanbul doğumlular artmıştır.
Akraba olmayan üyelerin evdeki konumları açısından bakıldığında
1885 defterlerinin 1907'ye göre daha açıklayıcı olduğu ileri
sürülebilir. Bu aslında önemli bir bulgu niteliğindedir. 1907'de
köleciliğin yasaklanması daha da ciddi tutulmuş olduğundan,
hane reisleri evdeki çalışanların ünvanlarını ya hiç belirtmemişler,
ya da cariye, köle kelimelerini kullanmamaya özen göstermişlerdir.
1907 sayımına ilişkin defterlerinde bir tane bile "cariye"
diye adlandırılan kişi yoktur. 1885'de ise bu ünvan sıklıkla
kullanılmıştır.
Hanelerde kölelerin azalması 1907'yi takip eden yıllarda
da sürmüştür. Evlatlıkların artışı ise iç çatışma ve savaşlarla
hızlanmıştır. Balkan ve I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı
topraklarına gelen Müslüman muhacirlerin arasında yetim kalmış,
fakir ve kimsesiz çocuklar; daha sonra Anadolu'daki Rum ve
Ermenilerin göçe zorlanması ve göç süreci içinde çıkan çatışma
ve sefalet yüzünden kimsesiz kalmış çocuklar; Cumhuriyet'in
kuruluşuna kadar devam eden savaş ve sefalet yüzünden ortada
kalan çocuklar Osmanlı yönetiminin başa çıkamayacağı kadar
büyük sayılara ulaşmıştır. Bu yıllarda Avrupa'da da benzer
biçimde savaş sırasında kimsesiz kalmış çocuk sorunları ve
sorunlara çözüm arayan örgütler oluşmuştur. Öyle ki 20. yüzyılı
bu nedenle çocuk yüzyılı olarak değerlendirenler vardır.
19. yüzyılda açılmaya başlanan ve sayıları altmışbeşi bulan
darüleytamlar 20. yüzyılın başında, tam da ihtiyaçların arttığı
bir dönemde mali sıkıntılar nedeni ile kapatılma sorunları
ile karşı karşıya kalmışlardır. 1915-16 yıllarında istanbul'daki
bazı yabancı okullara el konarak geçici darüleytam olarak
kullanılmaya başlanmıştır. 1917 yılında Himaye-I Etfal Cemiyeti
kurulmuş, Yine aynı yıllarda kurulan Kadınları Çalıştırma
Cemiyet-i İslam, kimsesiz çocuklar sorunu üzerine eğilmiştir.
Karakışla'nın aktardığına göre, bu cemiyetin önerisi kimsesiz
çocukları çalıştırmak amacı ile işyerlerine ve evlere yerleştirilmesidir.
"..Çocukların evlatlık veya besleme olarak evlere alınmaları
konusunda Dahiliye Nezaretinin aracılığı rica edilmekteydi".
Yine aynı kaynaktan bu önerinin kabul edildiği ve 25 Temmuz
1917 tarihinde çeşitli kuruluşlara duyurulduğu yazmaktadır.
Ermeni kökenli küçük çocukların kadınları Çalıştırma Cemiyeti
aracılığı ile ailelerin yanına verildiği ve Ermeni cemaatinin
bu girişimleri yeni bir devşirme, Türkleştirme uygulaması
olarak karşı koyduğu anlaşılmaktadır. Bu yıllarda batılı kuruluşların
aracılığı ile kimsesiz çocukların etnik kökenine göre himaye
altına alınması ciddi bir mücadele alanı haline dönüşmüş,
kimi Müslüman çocuklar da - Kürt kökenli olanlar dahil - Ermenidir
diye Müslüman kurumlarından ve ailelerin ellerinden alınmışlardır.
Bu konuda bazı hikâyeler de söz konusu. Örneğin, Sağlık Bakanlığı'nda
bu işlerle ilgili sorumlu bir kişinin yazdığı anılar Bakanlık
Arşivi'nde basılmamış olarak duruyor. Bu anılarda, mali sorunlardan
dolayı darü'l-eytamların kapatılma kararı alındığı ve bütün
çocukların İstanbul'a taşınması emredildiği; bunun üzerine
sekiz bin çocuğun trenlerle getirildiği ve ailelerin Haydarpaşa'da
bu çocukları kapıştığı; sonuçta 6000 kız çocuğunun "buharlaştığı"
ve 2500 çocuk kaldığı anlatılıyor.
Yüzyılın başında Avrupa ülkelerinde evlat edinmenin yasallaştığı
gözlenmektedir. Aynı tarihlerde Medeni Kanun'un kabulü ile
Türkiye'de de nüfusa geçirilerek evlat edinme yasalaşmıştır.
Buna karşın özellikle aç, fakir, köylü kızlarının evlatlık
olarak evlere verilmesi, hatta satılması sürmüştür.
1964'te Birleşmiş Milletler'in yaptırımıyla bir yasa çıkartıldı
ve uygulamaya kondu; kölecilik ve köleciliğe benzer uygulamaların
yasaklanması kanunu. Türkiye'de köleciliğin yasaklanmasının
esas olarak bu yasayla, 1964'te gerçekleşmiş olması ilginçtir.
Tabii ki o zaman kölecilik kalmamıştı; ama yasa, esas olarak
evlatlıkların köle gibi kullanılmasını önlemek için konulmuştu.
Cumhuriyet dönemi edebiyatçıları evlatlıklar üzerinde önemle
durmuşlar ve çok sayıda eleştirel anı, hikaye ve roman üretmişlerdir.
Bu eserlerde esas olarak evlatlıkların maruz kaldığı kötü
muamele dile getirilmektedir. Görüştüğüm kişiler ise edebiyattaki
evlatlık imajının aksine, onları ne kadar evlat gibi görüldüklerini
anlattılar Bence iki kaynağın da gerçekleri yansıttığı düşünülmelidir.
Genelikle, evlatlıkların hem köle hem de evlat muamelesine
tabi kaldıklarını söylemek mümkündür. Ayrıca bugün bile çocuklarına
köle gibi muamele eden çok sayıda ailenin bulunduğu da unutulmamalıdır.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Voyvoda Caddesi
Toplantıları 2002 sayfasına dönüş
Back
Retour
|