|
Atilla Yücel: Bu panelin burada kalmayıp birden çok
buluşmaya aday ve bunu hak eden içeriğine ve programına
ilişkin birkaç şey söyleyeceğim. Ondan sonra özellikle
bugün tartışabileceğimiz bazı konuları içerik, panelist
ve katılanlarla bütünleşerek tartışmaya başlayacağız.
Bu arada ev sahipliği yapan kuruluşa teşekkür etmek
gerekiyor. Böyle bir tartışmanın bu mekânda yapılması
çok anlamlı.
Tartışacağımız konunun bir boyutu hafızayla ilgili,
ama daha önemlisi onun paylaşılması ve kullanılmasıyla
ilgili. Bahsedeceğimiz konu sadece geçmişle ilgili
değil. Bu konunun birkaç alt başlığı olabilir. Biri,
İstanbul gibi bir büyük kentin uzun bir tarih kesimi
boyunca dünya kenti olabilme imkânını ona tanıyan ve
bunu belirli bir süreklilik içinde taşıyan hafızasının hangi
katmanlardan oluştuğu. İstanbul'un kültürel
mirası dediğiniz zaman bu neyi içeriyor gerçekte, belki bundan
biraz söz edilebilir; en azından hatırlatılabilir böyle
bir şey. Gerçekten, birbirine bakan çok sayıda katmandan
söz ediyoruz. Kültür, tarih, toplum katmanlarının birlikte
yaşandığı bir kentten söz ediyoruz. Bunun içeriğine
değinilebilir.
İkincisi, bu kentin çok geride kalmayan bir tarih
içinde dünya kültür mirası listesine alınma sürecine
ait birtakım bilgiler tartışılabilir. Bu konuda yine
Turgut Cansever'in canlı bir hafızası var. Belki bunu
paylaşmanın bir anlamı olabilir; çünkü merak ediyorum
nedir bu dünya kenti olmak veya UNESCO'nun listesinde
olmak. Üçüncüsü, bugün neredeyiz? Bir sıkıntı var;
listeden çıkarılsın mı İstanbul; bunu hak ediyor mu
hak etmiyor mu; sahip çıkabiliyor muyuz çıkamıyor muyuz;
neredeyiz; İstanbul hangi sıkıntıları yaşıyor; sadece
tarihle ilgili bir mesele mi yoksa başka şeylerin tezahürü
mü? Bu işin politik boyutu, toplumun gelişmesiyle ilgili
boyutları da söz konusu. Bunlar üzerinde tartışılabilir
ve İstanbul'un bugün nerede durduğu, nasıl kullanıldığı,
nasıl değerlendirildiği veya korunmaya çalışıldığı
da tartışma konuları. Yine konunun çok içinde olmayan
insanları ilgilendirmese de, nedir bugün UNESCO'nun
kriterleri ya da evrensel kriterler veya başka dünya
uluslarının, birtakım birliklerin, örneğin Avrupa Birliği'nin,
kuruluşların bugün kültür mirasıyla ilgili, kültürle
ilgili, bunların korunması ve kullanımıyla ilgili yeni
yaklaşımları? Kültür bakanımız UNESCO'nun ya da bu
tür kuruluşların bugünkü kriterleriyle, normlarıyla
Türkiye'nin mevzuatının, sisteminin uyuşmadığını söylüyor.
Bir doğru tarafı var, ama mesele sadece bundan ibaret
mi; mazeret mi ya da gerçeklik mi? Bunlar gerçekten
tartışılması gereken şeyler. Koruma mevzuatı ve koruma
yaklaşımları dünya normlarıyla ne denli uyum halinde;
hayatla ne denli uyum halinde? Bir de bütün bunların
temelinde, biz ne yapıyoruz?
Bütün bu sorularla birlikte, eğer her şey insan içinse,
bu insanın, bu toplumun projeksiyonu nedir? Var
mı böyle bir projeksiyon? Bunun içinde İstanbul'un kültürel
mirasının korunması nerede duruyor. Bütün bu alt başlıklar
tartışılabilecek ve tartışılması gereken konular.
Murat Belge'den başlamak istiyorum. İstanbul'da hafızayı
oluşturan bence hayatın çeşitli tezahürleri, bu mirasın
farklı katmanları. İstanbul'a çok yakından bakan biri
olarak, -mimari ve coğrafya başta olmak üzere- kültürel
mirasın içeriği ve anlamı hakkında ne düşündüğünü merak
ediyorum.
Murat Belge: Bu toplantıya yol açan olgu, İstanbul'un
korunması gereken kentler kapsamından çıkarılması.
Bütün dünya için değerli bir varlık var ortada ve bu
varlığın bir de görünür sahibi var; ama o görünür sahip
bu varlığı korumak için yapması gereken şeyleri yapmıyor.
Turgut Bey daha önce bir çocuk örneği vermişti: Bir
çocuğun anne babası üstlerine düşeni yapmazlarsa, belki
kanunen o çocuğun velayeti alınır ve başkasına verilir.
İstanbul'la bizim yetkililerimizin ilişkisine bakıldığı
zaman çok farklı bir durum yok ortada. Dolayısıyla
İstanbul'un listeden çıkarılması çok fazla yadırganacak,
içerlenecek, şikâyet edilecek bir durum değil.
Mikrokozmos, makrokozmosu yansıtır derler. Dolayısıyla
durumu tarif etmek için bütün İstanbul'da dolaşıp ayrı
ayrı her yerin ne durumda olduğunu izlemek gerekmiyor.
Geçtiğimiz günlerde Boğaz'dan geçerken Amcazade Yalısı'na
bir kez daha baktım 2003 Haziran sonu gözüyle: 1690'larda
yapılmış ahşap bir konuttan günümüze kalmış bir parça.
Ona baktığınızda, bu kent hakkında karar veren ve kentin
hayatını düzenleyen yetkililerin kente bakışlarını
görüyorsunuz. Bu manzaraya baktığınızda UNESCO'nun
yaptığını yapmamak mümkün değil. Osmanlı konut mimarisinin
son derece güzel bir örneğini bu hale getirmekle, acaba
diyorum devletin her zaman gözettiği "eşitlikçilik" ilkesi
bu alanda da mı gözetiliyor? Eşitlikçi bir tavır mı
bu; biz sadece Roma ve Bizans mimarisini perişan etmekle
kalmıyoruz, bizim yapılarımızla ilgili de aynı muamele
söz konusu mu demek? Öyle bir bina orada dururken,
her istediği şeyi yapabilen devletin, buna neden bir
şey yapamadığını anlayamıyorum.
Başka örnekler de var. Mesela Samatya'da Sinan'ın
hamamı. Son derece ilginç bir cephe fasadı olan, başka
binalara benzemeyen bu yapıyla ilgili kurtarma faaliyeti
sonunda, kurtarsalar mı kendi haline bıraksalar mı,
hangisinin daha iyi olduğuna karar vermek çok zor.
Bunlar Türk-Müslüman mimariden bugüne kalanlar. Ama
bu kentin planında, onu özelikle dünya kenti yapan,
daha eski yıllardan uzanan bir tarih ve o tarih içinde
yakın zamana gelene kadar iyi-kötü korumayı başardığımız
öğeler. Romalılarla Konstantinopolis olarak başlayan,
sonra da Bizans olarak devam eden kentin tarihinde
daha sonra Osmanlı var. Bu Greko-Latin kent, önceki
anlayışla çok da fazla bağlantısı olmayan Osmanlı şehirleşme
anlayışıyla yeniden ele alınmış ve bugüne gelmiş. Zaman
içinde dünyanın çok özel bir geçit yeri olduğu için,
pek çok dini veya etnik topluluğun yaşadığı bir yer
olmaktan dolayı, bunların hepsinin izlerini taşıyan
bir kent olmuş.
Şu anda bizim olduğumuzdan çok daha şefkatli, dikkatli,
özel bir ihtimam gerektiren bir kent İstanbul; üzerine
titrenmesi gereken bir kent. Ama şüphesiz, bizim gösterdiğimiz
davranışa "ihtimam" demek pek mümkün değil.
Turgut Cansever: Konuşmama Heidegger'in bir cümlesiyle
başlamak istiyorum: "İnsan geleceğe yönelik varlıktır." Bu
son derece önemli bir cümle. Bir başka örnek de, MÖ
5. asırdan günümüze kadar Çin yöneticilerinin geliştirilmesini
sağlamış 14 sayfalık bir kitaptan. Birinci sayfanın
sonu şöyle: "Erişilen noktayı bilmek, gayeyi bilmek
lazım; gayeyi bilince sükûnete erişilir, bu sükûneti
barış takip eder, barış düşünceye imkân verir, bu düşünce
de insanı erişmek istediği yere eriştirir."
Erişilen nokta bir süreç ile oluşur. Doğrusu Türkiye'de
nasıl bir süreçten nereye geldiğimizle ilgili olarak
yeteri kadar konuşulduğu kanaatinde değilim. Burada
bir kültür var, bunun adına medeniyet, şehirlilik,
civilization diyoruz. Şehir hayatı ne idi nereye geldi?
Geçenlerde Tayyip Erdoğan'ın müthiş bir konuşmasını
izledim. Şöyle diyordu: "Ben Rize'de doğdum; Rize
çok güzel evleri olan, çok güzel bir şehir. Tahsilimi
Trabzon'da yaptım; o başka türlü güzel. Sonra Amasya
daha da başka; Çorum keza, o da güzeldi ama başka bir
güzellliği vardı. Her birinin şahsiyeti olan bu güzel
şehirleri biz hepsi birbirinin aynı olan çirkinliklerle
çirkin ortamlar haline getiriyoruz. Aklım almıyor,
bu ne faciadır!" Türkiye'de bu konumda birinin
böyle bir laf etmesi gerçekten çok sevindirici.
İstanbul'a gelelim. Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı
için şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu divanhanenin
bütün dünyada ve insanlık tarihinde bir benzeri oluşmamıştır.
Kapıdan girildiğinde, binanın planı T şeklindedir.
Ortada bir havuz vardır. İçeri giren herkes, tamamen
simetrik planda sağa doğru yürür. Binanın T biçiminin
köşelerinde süslü sütunlar vardır. Sol taraftaki sütunların
biçimleri şişkindir, sağdakiler oyuktur. Bütün salon
emsalsiz altın yaldız zemin üzerine tezyinlidir. Pencerelerin
üzerindeki rafların kalınlığı değişir. Köşelere doğru
daha dar, ortalarda daha geniştir. Kapıdan girdiğinizde
üstünüzdeki dardır, sağa doğru genişler. Raf dar olunca
muhteşem altın zemin üzerindeki tezyinatı görürsünüz.
Böyle bir hesaplama Batı kültüründe bir tek eserde
yoktur. Bugün bu yapının çökük olması akıl almazdır.
III. Ahmet senede 3-5 kere kayıkla gelir, Amcazade
Hüseyin Paşa Yalısı'nın karşısında yarım saat durur,
mimarinin güzelliğini seyredermiş. Siz Türkiye'de mimarinin
güzelliğini on dakika seyreden bir isim söyleyebilir
misiniz?
Avrupa Parlamentosu tarafından İstanbul'da korunması
gereken, insanlık tarihinin en müstesna değerleri ilan
edildi ve bu kampanyaya yalnızca Avrupa ülkeleri değil,
UNESCO da katıldı. Bu kampanya nasıl sona erdi? Bedrettin
Dalan bu iş için çalışmakta olan uzmanların arkasına
tekme vurdu. Bizler ne yaptık? Ağzımızı açmadık.
1958 yılında İstanbul'da Dünya Mimarlar Birliği'nin
şehircilik komitesi bir haftalık bir toplantı yaptı.
Komite Başkanı'nın konuşmasında özet olarak söylediği
şuydu: İnsanlık tarihinin bu en müstesna kültürlerinin,
en büyük değerlerinin üst üste yer aldığı, insanlık
tarihinin en müstesna toprak parçasının üzerindeki
bu eserleri muvakkat hüsnü muhafaza imtiyazına sahip
olunmalıdır. Yani, bu varlığı korumazsak, çocuğuna
eziyet eden ailenin elinden o çocuk nasıl kurtarılırsa,
hatta aileyi cezalandırırsa, doğrusu geldiğimiz noktada
biz de buna layık duruma düşüyoruz.
Koskoca İstanbul yapı stokundan elimizde üç buçuk
ahşap yapı kalmıştır. Bir parçası Zeyrek'te, bir parçası
Süleymaniye'de, üç-beş yapı da Kadırga'da. 1974 yılında
İstanbul'da Alman Arkeoloji Enstitüsü öncülüğünde Zeyrek'in
178 evinin her unsurunun ölçüleri alındı ve bugün hâlâ
Zeyrek'i kurtarmak için yeni projeler hazırlanıyor!
Çok büyük bir teorisyen, Türkiye'yi gördükten sonra
1958 yılında Birleşmiş Milletler'de bir konferans düzenletti
ve gelişme halindeki ülkelerde nasıl davranılması gerektiğini
anlattı. Gelişmiş ülkelerin teferruatçı, kısıtlayıcı
sistematikleriyle yönetim ve planlamayı gelişme halindeki
ülkeler kabul edip uygulamaya kalkarlarsa, bu, bu ülkelerin
felaketi olacaktır dedi. Çünkü bu teferruatçı kontrolcü
sistem çok sayıda yetişmiş insan ister. Halbuki gelişme halindeki ülkelerde en değerli olan ve en kıt olan,
bu seçkin insandır. Şehirleşme ve korumada bunun tam
tersi yerine getirildiği, işi bilenler hiçe sayıldığı
için bugün her şey yanlış olmaktadır.
Ayasofya için çok büyük gayret sarf ediliyor; inşallah
başarılı olunur. Durumu açık. Küçük Ayasofya'nın içerisine
bir sağlamlaştırma iskelesi kuruluyor; kurtulacak.
Her ikisi de namütenahi önemli iki bina. Mimarlık tarihine,
insanların dünyalarına, düzenlerine başlangıç teşkil
eden iki bina. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii keza asimetrileriyle,
bir mimari eserin hareket ifadelerini gündeme getren
namütenahi inceliklere sahip bir yapı.
Süleymaniye Camii'nin 1958'de yapılan restorasyonu
sebebiyle, depremde büyük minarenin yıkılma ihtimali
var. Minare caminin üzerine yıkılırsa cami de yıkılabilir.
Depremden söz ediyorsak, bu aşamada yapılacak eylem
hakkında konuşmakta yarar var Türkiye'de. Zeyrek'te
örneğin evlerinde oturanlar evlerini daha pahalıya
nasıl satacaklarının hesabını yapıyorlar; ama ev çökerse
çöksün. Bir bina yıkılıp içerisindeki insanların ölme
tehlikesi varsa, belediyenin bunu tespit etme mükellefiyeti
ve belirli prosedürlerle o binayı -yıkılıp içerisindeki
insanlar ölmesin diye- tahliye edip, boşaltıp yıkma
kararını alma hakkı var.
Bunları söylemek katiyen yeterli değildir. Bir hareketi
başlatmak zorundayız. Buraya gelenlerin her biri bu
hareketin gönüllüsü olmak üzere imza vermeliler. Eğer
Türkiye'de büyük bir tarih bilincinin ürünü olan bu
eserleri kurtarmaya karar verilmeyecekse, bu yerlerin
başka sahipleri olacaktır. Bundan rahatsızlık hisseden
herkesi böyle bir oluşumun, böyle bir hareketliliğin
vücuda getirilmesine davet ediyorum.
Atilla Yücel: İki konuşmayı da dikkatle izledim.
Açıkçası beni çok etkileyen bir şeydir, divanhaneye
gidince bütün insanların belli bir yöne yönelmeleri.
Bu dikkat, duyarlılık elbette üç ay ölçü yapınca elde
edilir ama bir yere otuz defa gidince de birşeyler
bilinir. III. Ahmet gibi 15 dakika, yarım saat bir
konağı, bir yalıyı seyretmekteki duyarlılık, uygar
bakış, kimlik meselesini kaç kişi paylaşıyor?
On milyon insanın paylaştığı bir metropolden bahsediyoruz.
Mesele büyük ölçüde bir politika meselesi, ama paylaşılan
bir hayat var ve bugün çokaktörlü bir toplumsal
çerçeve içinde hareket ediyoruz. Tahribatın
inanç yönü, kültür yönü, ekonomik politik yönü var, ama bir de yaşanan
gerçek ve yaşayan insanlar söz konusu.
Önce Murat Belge'ye söz vermek istiyorum. İstanbul
gezileri sırasında çevredeki, yapıların içindeki insanlarla
ilişkileri konusunda söyleyeceği şeyler ilginç olabilir.
Sonra işin bu politikayla ve sivil toplumla, çokaktörlülükle
ilgili yanına dair belki hepimiz katkılarınızı ortaya
koyarak tartışırsak, Turgut Bey'in önerisi için bir
zemin oluşturur diye düşünüyorum.
Murat Belge: Bu konularda kabaca iki şey her zaman
dikkatimi çekti. Dünyanın büyük kentlerinde yaşayan
insanlar, o kentlerin birçok yerini bilmezler. Bu çok
yadırganacak bir durum sayılmaz; çünkü "Ben zaten
burada oturuyorum, nasıl olsa bir gün gelir fırsat
çıkar görürüm" diye düşünülüyordur. Böyle bir
genel eğilim vardır, ama bu, İstanbul'da her yerde
olduğundan daha fazla var. Buradaki mesele de "Nasıl
olsa görürüm" gibi bir tavırdan çok başka faktörlere
bağlı.
Bu ülkede, uzun bir zaman, tarih kurtulmamız gereken
bir şey gibi görülmüş. Eski konakların sahiplerinin
çoğu, sattılar güzelim ahşap konakları, betonarme konutlarda
oturuyorlar. İstanbul gibi bir büyük kentte, aslında
aynı topluluğun iki farklı kültürü gibi değil de iki
farklı toplumun üyeleri gibi düşünür insanlar. Örneğin
Çarşamba'ya gidin, dolaşın, başka bir memlekete gitmişsiniz
izlenimi hemen doğar.
İstanbul kültür gezilerini başlatmak, Mustafa Kemal
Ağaoğlu'nun aklına gelmişti ve sonra "Beyaz Türkler"in
arasında çok popüler oldu. Bizler bu kenti normal olarak,
kenti semtimiz dışında ana arterlerinde geziyoruz;
ama o ana arterden iki sokak içeride ne olduğunu merak
etmiyoruz. Zaten herhangi bir vesileyle bu iki sokak
öteye geçtiğinizde de, etrafınızı çocuklar sarıyorlar;
bu durumdan da anlaşılıyor iki farklı millet olarak
yaşandığı. İstanbul'da yaşayan Beyaz olmayan Türklere
gelince... Sık sık başıma gelen bir şey: Bir merak
eksikliği; ama "meraklanma yetisini ortaya
çıkaracak temel yoksunluğu" demek daha doğru. Merak etmek
için bazı şeylere sahip olmak lazım. Bir yer ararken
örneğin X sokağı neresi diye sorarım. "Duymadım" derler,
birinci cevap budur. Diğer normal cevap, yanlış yerin
tarif edilmesidir. Sonra bulurum, hayret içinde bakarım
ki demin adama sorduğum sokağın paralelindeki sokaktır
mesela; ama bilmiyor. Belki tamamen kodlarımız farklı.
Belki X sokağı değil de "Topağacının olduğu sokak
neresi?" diye sorsam o zaman bilebilir. Ama o
adam zaten belli bir sokakta bir yerde oturuyor ve
onun dışlınmdaki bir yer onu ilgilendirmiyor. O zaman,
iki milletin sakini olduğu bu kentte bir bütünlük bulmak,
gerçek anlamda bir kent bilinci oluşturmak, bir kenti
paylaşıyor olma duygusunu yaşamak zorlaşıyor.
Samatya Meydanı belediye tarafından ele alınmış ve
düzenlenmiş. Belediye başkanı, adaylığı sırasında hangi
fabrikayla kaldırım taşı için anlaşmış ve avans almışsa,
onun fabrikasında üretilen taşlarla kaldırımlar döşeniyor.
Birtakım çiçekler dikilmiş, binalar genellikle beyaza
boyanmış (Bodrum'dan bu yana estetik rengi haline geldi
beyaz). Başka birkaç ayrıntıyla beraber bir tane de
fener koyunca "estetik" oluyor. Samatya Meydanı'nı
bilirim, bambaşka bir yerdi. Küçücük meyhaneleri, küçücük
meyhanelerde masa olarak kullanılan kocaman şarap fıçıları
vardı orada.
Bir mahalleyi ele alıp düzenlemek aşamasına gelindiğinde, "Eskiden
nasıl olduğunu hatırlayan var mı?" diye soran
biri yok; hatırlayan da yok. Zaten bir mahallede oturanların
pek azı o mahallede doğmuş. Bu kentte bu bilgi buharlaşıp
gidiyor; bizde bilgi devamlılığı diye bir şey yok.
Bir adamın aklına esiyor, bir semti kurtarmak istiyor, kendine
göre bazı yöntemlerle işe başlıyor.
Amsterdam'a bir gidişimde denizcilik müzesine gezdim.
Kanal kıyısında bir bina. 17. yüzyıla ait bir ticaret
gemisi kıyıya bordalanmış, kanalda duruyor ve geziyorsunuz;
ama esas olan, 17. yüzyıldaki geminin tamamen o
dönem teknolojisiyle yeniden üretilmiş olması. Yeniden yapma
böyle ele alınmış. Restorasyon işlerini biraz böyle
ele almak lazım.
İyi şeyler yapmaya karar verildiğinde, o iyi şeyleri
düşünebilen zekâ potansiyeline sahibiz. Onu doğru düzgün
yapacak bilgi beceriye sahip insanlar da bol miktarda
var bu memlekette. Yetişmiş eleman var. Ama iyi
yetişmiş elemana herhangi bir iş yaptırmamak üzere
kurulmuş
bir sistem var.
Atilla Yücel: Konuşmacılara yeniden söz vermeden
önce kısa sorular almak istiyorum.
Korhan Gümüş: Türkiyede çokaktörlü bir yapı söz konusu
değil. Yerel yönetimlerin STK'larla çalışma alışkanlıkları
yok ve bu boşluk üniversitelerle dolduruluyor Türkiye'de.
Çünkü STK ile sivil toplumu birbirine karıştırıyoruz.
STK'lar halk değildir, sivil toplum değildir.
Halka rağmen kültür varlıklarını korumanın tek koşulu,
gözlerini kapamaktır. Kamunun istemediği bir şeyi siyasetçi
yapamaz. Yapılacak işlemi halka anlatmak gerekir. STK'ların
yerel kesimle işbirliği yapması gerekir. Yönetimi etkilemek,
tarafsız bir alan yaratmak gerekiyor. Önceden araştırma
yapıp, kamuoyu oluşturup insanların hayatını kolaylaştırmak
gerekiyor. Yerel yönetimler ve STK'lar uluslararası
standartları uygulamalı.
Nevzat Sayın: Uzun bir süre bütün bunların yapılabileceğine,
ama çaresizlikten yapılmadığına içtenlikle inandım.
Birkaç senedir, aslında bunların düzeltilmek istenmediğini
düşünüyorum. Türkiye'de yönetim yaygın bir suç ortaklığı
paylaşımı üzerinden kendi varlığını devam ettiriyor.
Bu ülkede yetişmiş insan gücü var, ama kentin korunması
için yaygın, güçlü bir derdi yok. Tüm yönetimler "korumamak" üzerine
kurulu.
O zaman, tersten giderek şöyle düşünüyorum: UNESCO'nun
İstanbul'u kültür mirası listesinden çıkarmasını desteklesek
mi?! Bağımsız olarak düşünmemiz gerekiyorsa, milliyetçiliği
bir kenara bırakacaksak, bunlar çok daha uluslararası
kavramlar ve terimlerse, İstanbul listeden çıkarılmalıdır.
Atilla Yücel: Nevzat Sayın'ın önerisi ciddi bir öneri
ve kendi adıma katılıyorum. Bu konunun bir iktidar
alanı oluşturmak ve yapmak istememekle ilgili olduğu
düşüncesine de tümüyle katılıyorum. Tüm resmi kurumlar
iktidarın parçası ve meslek erbabı, akademik kuruluşlar,
hepsi bir iktidar alanını paylaşıyor ve çıkar birliği
içinde. Korhan Gümüş'ün "uluslararası normlar" kavramı
da burada çok önemli.
Turgut Cansever: İktidar meselesi önemlidir. Burada
devletten bir şey bekleyebilir miyiz, her şey toplum tarafından mı yapılacak sorusunun iki aşaması söz konusu.
Avrupa Konseyi'nin koruma konferanslarında, bir yerde
koruma sağlayacaksanız ulaşımı kontrol etmek mecburiyetindesiniz,
korunacak yerin uzağından insanları geçirmek mecburiyetindesiniz
der. İstanbul metropolünün % 2'si kadar bir yer olan
tarihi yarımadada gündüz İstanbul nüfusunun onda biri
bulunuyor. Bu yanlışı biliyorsak, beraberce dile getiriyorsak,
o zaman etkili oluruz.
İstanbul'un tarihi yarımadasında hiçbir değeri olmayan
yapılar stoku mutlaka tamamen yıkılacak. Bugüne kadar
yarımadada sağlamlaştırılması için ruhsat almış tek
yapı yoktur; hepsi kaçaktır. Belediye Başkanları sağlamlaştırma
projelerine imza atamıyorlar, çünkü yapının geçmişine
ait belge yok.
Kolektif karşı çıkış olmazsa başarılı olamayız. Mevcut
az sayıdaki bina kaybedilirse, bir daha onlara benzer
şeyleri tasavvur etmek için birkaç asır geçmesi gerekir.
Onun için, bu kadar istisnai bir durumla karşı karşıyayız.
İstanbul'da bugün üzerine dayanılacak, insan çevresini
daha güzel kılacak 3-5 yüz bina var. O binalarda
oturanların koruma bilinciyle hiçbir ilgisi yok. Çocuğunu döven,
öldürmeye hazır aile gibiler. O zaman toplum olarak,
gelecek nesillerin hakkı olan bu değerleri korumak
için kolektif bir hareketi başlatmak zoundayız.
Murat Belge: UNESCO'nun İstanbul'u listesinden çıkarmasına
karşılık "Niye?" diye soramam. Bence İstanbul'un
neden korunacağını daha iyi tanımlayalım: İstanbul'u,
yetkili yöneticilerinden koruyalım.
Geri getirilemez bir sistemin var olduğu kanısında
değilim. Ciddi çabalar var. Türkiye'nin özelliği zaten
her zaman çoğulcu olması, çoğulluğun var olmasına izin
verilmesi, ama işlerin gidişatını etkilemesine izin
verilmemesi. O zaman da yapılan işler tek yanlı gibi
görünüyor; ama bu toplumda bundan memnun olmayan, başka
türlü düşünen insan yok.
Birtakım şeyleri hizaya getirmek mümkün. Estetikten,
tarih bilincinden yoksun bir toplumda bu çok zor, ama
yapılabilir. Çok zor. Turgut Cansever'e katılıyorum.
Ortada mücadele edilecek bir şey var. Mücadele edildiğinde
elde edilecek bazı şeyler olduğuna inanıyorum.
Atilla Yücel: Bir şey paylaşmak istiyorum. Militanca
tavır galiba burada benimsenen bir şey. Nevzat Sayın'ın
önerisi de bunun bir parçası; UNESCO kararına yönelik
bir tavır. Bunu nasıl formüle edip yaygınlaştıracağımızı
düşünelim. Bu topluluğun katılacağı bir süreç kendiliğinden
gelişecek ve belki buradan çıktıktan sonra birkaç kişi
bunu üstlenecek. Hepinize teşekkür ediyorum.

Panel
sayfasına dönüş
|