|
Atilla Yücel: İlk toplantımızın izleyici sayısını
biraz daha aşan bir sayıyla, bugün aynı konuda bir
aradayız. Bir önceki toplantının katılımcılarını, kurul
ve temsilci kuruluş bildirdi. Bugün, kurumsal veya
kişisel kimlikleri nedeniyle biraz daha farklı konumdaki
iki konuğumuz bizi bilgilendirecek...
Bugünkü tartışmaya girmeden önce, bu toplantıda
aramızda olması için kendisine çağrıda bulunulan, İstanbul
dışında
bir toplantıda olduğu için katılamayan ve ilgisini
kısa bir mesajla ileten Sayın Pulat Tacar'ın mesajını
okumak istiyorum:
"UNESCO çerçevesinde İstanbul ve Göreme kampanyası
olarak başlatılma kararı alınmış olan eylem maalesef
harekete geçirilmemiştir. Oysa UNESCO'nun şemsiyesinden
yararlanılarak uluslararası Nubya tapınakları, Borubodur,
Venedik, Sanaa kampanyaları gibi kampanyalar yürütmek
mümkündür. Bence bu konudaki başarısızlığın sebebini
kireçleşmiş bürokrasinin cesaretsizliğinde, ataletinde
aramak gerekir; ancak hiçbir zaman geç değildir" diyor,
"Başarılar dilerim, saygılarla" diye bitiriyor Emekli
Büyükelçi, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili
Pulat Tacar.
İlk toplantıda, Turgut Cansever ve Murat Belge'yle
birlikte, belki konunun çağrıştırdığı genel başlıklardan
yola çıkarak "İstanbul'daki kültürel mirasın içeriği
ve anlamı nedir? Bu mirasa sahip çıkmak veya çıkmamak
nedir?" gibi sorular çerçevesinde kent bilinci ve kentlilikten;
bu mirasın canlı unsurlarıyla, kentin bölümlerinden,
mimariyle tanışmaktan ve daha yakın bir ilişki kurmaktan;
bir sokağın adını bilmek veya bilmemekten, yanı başındaki
semtin adını hatırlamak, unutmak veya ona sahip çıkmaktan
söz ettik.
Bugün, belki daha spesifik noktalara da değinmemiz
mümkün. Katılımcılar hakkında, fazla bir şey söylemek
istemiyorum; tanınan isimleri tekrar tanıtmak belki
çok anlamlı değil; ama konuyla ilişkisi ve formasyonu,
ilgi alanı nedeniyle, hatırlayabildiğim, bilebildiğim
kadarıyla eski dostum Stefanos Yerasimos'u size sunmak
istiyorum. Stefanos Yerasimos İstanbul'dan; araştırmacı
ve Bizans tarihçisi olarak bilinir, ama mimarlık formasyonundan
kaynaklı eski bir meslektaşlığımız var. Mimarlık eğitiminden
sonra şehirciliğe, kent tarihine yöneldi, Türkiye'de
ve Fransa'da bulundu. İstanbul ve çevresi ağırlıklı
çalışmalarını yakından biliyoruz. İstanbul ile ilgili
araştırmaları, yayınları ve yönettiği projeler -Fener-Balat
projesinin başlangıç aşaması içinde olmak üzere– ile
yakından izlediğimiz bir düşünce ve araştırma adamı
ve UNESCO ile yakın ilişkisi var.
Zeynep Hanım da köken olarak mimar ve korumacı restoratör,
mimarlık tarihçisi; fiilen katkıda bulunduğu özenli
restorasyonlar, katıldığı koruma projeleri, belirli
bir süre kurul üyeliği, akademik etkinliğinin ve yayınlarının
yanı sıra, uluslararası kuruluşlar ve ICOMOS'ta almış
olduğu görevler İstanbul'da yaptığı çalışmalarla birleşince,
bugün gündemde olan konunun içeriğini tartışmak için
çok iyi bir birikim ortaya koyuyor. Dolayısıyla daha
somut, daha spesifik konulara değinmek için iyi bir
tartışma çerçevemiz olduğunu düşünüyorum.
Geçen toplantıda da özenle katılımı yaymaya çalıştık;
hatta konuşmanın arasında katılarak canlandırmanın
daha doğru olacağını düşünmüştük. Sadece, konuşmacılara
en azından iki turluk, yönlendirilmiş sorular sorarak
başlamak ve toplantıyı sürdürmek istiyorum, ama toplantı
kendi mecrasını zaten bulacaktır, herkes konuyu istediği
yöne yöneltme özgürlüğüne de sahip. Belirli sorularla
konuşmaya girmenin kurgu açısından yanlış olmayacağı
kanısıyla ilk soruyu Zeynep Ahunbay'a sormak istiyorum.
İstanbul'da yapılıp edilenlere dair karar alan kurumlarla
(Kültür Bakanlığı, kurullar ve belediye, aklıma ilk
gelen isimler) İstanbul'la ilgili çeşitli kültürel
varlık katmanlarının sorunları ve dünya mirasına ait
olma arasındaki ilişki bugün ne düzeyde? Bunu içeriden
bir bakış açısıyla cevaplamanızı rica ediyorum.
Zeynep Ahunbay: Dünya mirası olarak tescil edilen
alanlar (örneğin Süleymaniye, surlar) değişik mülkiyetler
altında.
Özellikle surlar Büyükşehir Belediyesi'ne ait ve zaman
zaman bu bölgeyle ilgili projeler yapılmaya çalışılıyor.
Fakat Büyükşehir'in kendi örgütlenme tarzı içinde,
bu eserleri onarıp sürekli bakımını gerçekleştirecek
bir altyapı yok. Hep ihale ediliyor ve bu ihalelerde,
birçoğu yanlış veya kötü olan restorasyonlar yapılıyor;
yani böyle bir iş için, mirası korumak için hazırlığı
yok Büyükşehir Belediyesi'nin. Kültür Bakanlığı'nın
sorumluluğu altında olan Ayasofya, Topkapı Sarayı;
Vakıflar'ın sorumluluğu altında olan büyük camiler
ile Sultanahmet ve çevresini düşünürsek, buralarda
biraz daha etkin ve başarılı sayılabilecek çalışmalar
var. İstanbul'da ve Türkiye'de yapılan bu tür tarihi
restorasyonların çok başarılı olmadığını biliyoruz.
Süleymaniye'ye gelince, buradaki ahşap evler özel mülkiyette;
ne Kültür Bakanlığı ne de Belediye bunların sorumluluğunu
kendi başına alıyor. Çeşitli projeler yapılsa da, sokak
iyileştirilmesi veya mahalle düzenlemesi, bunların
hayata geçirilmesi şeklinde bir çalışma yok. 1985 yılı
sonunda dünya mirası olarak ilan edildikten sonra İstanbul'un
tarihi alanlarıyla ilgili karşımızda hiçbir sorumlu
kişi göremiyoruz; yani birileri imzasını atıyor, fakat
evler mülk sahiplerinin insafına kalmış. Belki terk
edilmiş, işgal edilmiş veya ikinci derece eser olarak
aslına çok benzemese de ahşap planlı birtakım evler
ortaya çıkıyor. O zaman çevrenin dokusu, dünya mirası
kalitesinde bulunan değerler yaşatılamıyor veya sürdürülemiyor.
1985'ten günümüze kadarki süreç içerisinde hem Süleymaniye'de
hem de Zeyrek bölgesinde bir sokağın veya bir mahallenin
bütünü ele alınarak gerçekleştirilmiş bir proje yok.
Çok yakın zamanlarda Süleymaniye için Büyükşehir tarafından
hazırlanıp Kurul'a giden bir proje var; Kurul'dan onaylanmamış
ve geri dönmüş.
Belediye'nin yahut Kültür Bakanlığı'nın olumlu çalışmalarını
ev sahipliğiyle birleştiren, ona birtakım finansal
ve teknik destekleri enjekte eden bir sistem yok ve
eğer bir mülk sahibi evine bakmıyorsa ona bir uyarıda
bulunmak veya bir yaptırım uygulamak söz konusu olmadığı
için, mahalle veya evler kendi haline terk ediliyor,
yıkılıyor. Hatta bu yapıların kötüye kullanıldığı birçok
proje var; bu projelerde mekânlar daha çok gelir getiren
bir kazanç kaynağı şeklinde kullanılıyor. Böyle bir
dağınık sistem içinde başarıya ulaşmak mümkün değil.
Kültür Bakanlığı veya Belediye iyi niyetli olabilir,
ama mülk sahibi "Biz ona para yatıramıyoruz" dediği
zaman, yasal olarak sınırlarını çizmiş oluyor, ondan
sonra da o mülkün kullanımı bilinmiyor. Türkiye'de
birkaç başarılı uygulamadan birinin Süleymaniye'de
gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Turgut Bey'in
yaptığı bir ev var ve tamirinde çok kapsamlı bir uygulama
yapıldığını biliyorum. Şimdilik söyleyeceklerim bu
kadar.
Atilla Yücel: Belki de Yerasimos buradan başlayabilir.
Özel mülkiyet için farklı müdahale mercileri olması
gerekiyor; Zeynep Hanım bunun kapsamına değindi. Özel
mülkiyetli bir ahşap evle Ayasofya arasında epey bir
mesafe var. Bu mesafeden başlayarak Yerasimos belki
kentin tarihi ve korunan hali hakkında bir şey söyleyebilir.
Nereden nereye kadar, neyi koruyoruz; nereye, hangi
hafıza derinliğine gidiyoruz? Bunların anlamı, büyüklüğü,
önemi ve derinliğinin ne kadar olduğu konusunda bir
şeyler konuşabilir miyiz?
İkincisi, listeden çıkarılmak konusunda kendisi hem
içeriden, hem dışarıdan bakabilen biri olarak ne düşünüyor?
Bugün dünyada geçerli normlarla bizim içinde bulunduğumuz
muhtelif normlar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyor?
Türkiye nereye gidiyor? Bu konularda bir katkıda bulunabileceğini
düşünüyorum Stefanos Yerasimos'un.
Stefanos Yerasimos: Sorun şu; bir dünya mirası var
ve UNESCO'nun bir bölümü bu işle uğraşıyor. 1972'de
imzalanmış bir konvansiyon var, bu konvansiyonu Türkiye
de imzaladı ve bu konvansiyona göre bütün dünyada doğal
ve kültürel korunacak varlıklar olarak 754 birim bu
listeye alınabilir. Türkiye'nin imzalamış olduğu 1972
konvansiyonuna göre bir binanın, bir semtin, bir kent
bölümünün listeye alınmasını, hükümetin kendisi öneriyor.
UNESCO buna karar vermiyor; yani Türkiye hükümeti o
zaman İstanbul'un bu listeye alınmasını öneriyor ve
bununla birlikte bugün Türkiye Cumhuriyeti toprakları
içerisinde bulunan dokuz birim eser (Truva ya da Safranbolu
vesaire) bu listenin içindedir. Bu konvansiyona göre
bu öneriyi yapan ya da bu öneriye olumlu bir cevap
alan ülke, kuruma karşı bazı önemli ilkeleri korur.
Bu koruma öncelikle bir koruma alanının yapılmasıyla
ifade edilir. Oysa İstanbul'da 1985'te dünya miras
listesinin içine alınmasından bu yana geçen on sekiz
yıl içinde bir koruma planı yapılıp tatbikata geçirmemiştir,
asıl sorun bu. Denilebilir ki "UNESCO on sekiz yıldan
sonra mı hatırladı bu meseleyi?" Hayır, çünkü UNESCO
daha önce hatırladı, mektuplar yazdı. Hatta Balat'la
ilgili bir şeyler yapılması da bunun bir parçası. "Bir
şeyler yapalım, yardım edelim de bir şeyler olsun,
iş yürüsün" üzerinden bir teşebbüs oldu ve 2000 yılının
kasım ayında, UNESCO Fransız mimar arkadaşlarla birlikte
beni Büyükşehir Belediyesi'ne gönderdi bu soruyla.
Bu koruma planını kabul edildi mi? Ne zaman olur? Türkiye'de
belediye güçtür. Belediyeci tavrı "Biz bu işi dışarıdan
gelen insanlardan çok daha iyi biliriz, yapacağız,
müsterih olun, koruyoruz, koruyacağız!" şeklinde.
Bu arada dünya mirası toplantıları her yıl temmuz
ayında yapılıyor ve bu konular yine masa üstüne geliyor,
yine bu konuda belediyenin bir şeyler yapması gerekiyor
ve dünya mirası kuruluşunun müdür yardımcısı Minja
Yang ve iki ayrı kişi sanıyorum İstanbul'a telefon
ediyor: "Bu böyle devam ederse, mecbur kalacağız, İstanbul'u
dünya mirası listesinden, tehlikede olan miras listesine
alacağız, çıkaracağız İstanbul'u." Temmuz ayının başında
yapılan son toplantıda, koruma planı çıkmazsa kentin
o listeye alınacağı bir karar olarak tutanaklara alındı;
şimdiki durum bu.
Zeynep Ahunbay: Suriçi'ne dair karar alındığı zaman
İstanbul'da Fatihliler ve "Siz bizim modernleşmemizi
engellemek mi istiyorsunuz, biz buraya yüksek katlı
binalar yapacağız, ona nasıl engel olursunuz!" diye
Kurul'u bastılar, çok zor saatler yaşadık. Biliyorsunuz
Kurul ahşap bir binada toplanıyor, onun önündeki sokak
bir sürü insanla dolmuştu ve salona kadar girdiler,
"Süleymaniye'ye bakmıyorsunuz, Zeyrek'e bakmıyorsunuz,
her yer dökülüyor, dünya mirasından çıkarılacak" diyerek.
Biz, İstanbul'u korumak için bunu bir araç olarak kullandığımızı,
tarihi alanların SİT alanı olarak önemini koruduğunu,
bazı şeylerin denetim altına alınması gerektiğini ve
eğer İstanbul dünya mirasından çıkarılırsa, hiç kimseyi
kontrol edemeyeceğimizi anlattık. Yani burada bilinen
bir hadise ve onu çevreleyen tampon bir bölge var,
fakat onlar İstanbul'un tarihi niteliğinin, siluetinin,
SİT siluetinin bir örneğinin korunması için bizlere
yardımcı olan araçlar.
Eminönü'ndeki mimariye bakıyorsunuz, şu anda zaten
çok çirkin birtakım kütleler var. Bunlar dışında başka
daha neler çıkabileceğini öngören bir kontrol olmadı.
Dünya mirasına alınmak elbette bir yarış değil, ama
dünya üzerinde hiç dünya mirası olmayan ülkeler de
var. Geçen gün Sudan'a gittim, bir ilginç önerileri
vardı "Bizim hiç dünya mirasımız yok, ne olur buranın
tescil olmasına yardımcı olun" diye. Bu dağılım şu
anda dünya üzerinde hakça değil belki, ama şu ana kadar
tescil edilmiş olan yerlere iyi bakarak, onları geleceğe
doğru aktararak bir yönelim yapmış olabiliriz insanlık
için ve kendi kültür varlığımızın da tamamen erozyona
uğramasını önlemeye çalışabiliriz.
Fatih Belediye Başkanı, geçen haziranda yapılan toplantıda
şunu sormuştu: "Nedir, yani dünya mirası olunca kaç
para veriyorlar?" Para vermiyorlar ama bu bir prestij
meselesi; İstanbul dünya mirasından çıkarsa, bu kadar
insanın bu kadar emeği gider ve bizim bunları koruyamamış
olmamız da utanç verici bir olay.
Turgut Cansever: 1974'te ben Dünya Bankası projesinin
başına getirildiğim zaman, bana yemin ettirdiler, İstanbul'un
en önemli unsuru nedir ya da İstanbul'u sevmek nedir
diye sorulursa, bunun içerisinde korumadan bahsetmeyeceksin
diye! Neden? Çünkü Türkiye'ye hâkim olan, bakanlığa
hâkim olan genel bilgiler, tarihten kalmış olan şeyleri
silmeye alıştırdı, yalnızca Anadolu'daki kalıntılar
hariç. Onun dışında her şeyin silindiğini temin ederim.
İkinci bir aşama var; 1975'te Avrupa Parlamentosu
ve Konsey'le yaptığımız temaslarda, bu destek verici
bölümlere bir hazırlık yapıldı ve 1976 yılı 17 Ekim'inde,
Avrupa Parlamentosu İstanbul'un Venedik gibi korunması
için bir uluslararası kampanya açılmasına karar verdi
ve kampanya başlatıldı. Bu metin önce İstanbul'a münhasır
iken, UNESCO da İstanbul için davet edilmiş iken Ankara,
Kapadokya buna dahil edilerek, ilk harcama bütçesi
olarak seksen bin dolar bölündü Ankara yüzünden.
İstanbul'daki işlerin yürümemesi, çok ciddi bir şekilde
bir kültürsüzlük, yani üst düzeydekilerden gelen bir
kültürsüzlük, ilgisizlik sorunudur ve dosdoğru ihanettir.
Sizin UNESCO ile yaşadığınız tecrübe de ayrı mesele
tabii! Vaatler yapılır yüzlerce, binlerce sonra idare
ile ilgili olan küçük kazanımları yazarak bir şeyler
sökmeye çalışırlar. O kadro tasfiye edilir ve bu işler
geri döner! Geçen defa söyledim, tekrar ediyorum; koruma
kongrelerine, mahalli idarelerle ilgili üç-dört tane
avukat, bu toplantıya davet edilen idareler, belediye
başkanları, kamu mensupları olacak konularda düşünürler,
çarşılarda böyle söylenenleri dinlemezler. Burada aslında
İstanbul bu mirastan çıkartılmıyor; bu mirastan Türkiye
çıkartılıyor. Türkiye İstanbul'u korumaya muktedir
değildir, korumaya niyeti yok demektir. Bunu açıkça
ifade etmek lazım. Türkiye bu vazifeyi ifa etmiyor,
edemiyor.
Geçen defa ifade etmiştim, tekrar edeceğim; gelecek
sefer hep bu hazine yerle bir olacak, bu eserler yanacak,
hiçbir iz kalmayacak şehrin görünümünde ve adına restorasyon
denilen vahşice yapılmış işler çok büyük hasarlara
neden olacak . Önümüzde müddet yok, en kısa zamanda
bu ilkeler oluşturulmalıdır. Bu müdahale de devlet
bürokrasisi eliyle yapılamıyor. Şimdi doğrusu deprem
vesilesiyle gerçek bir hareketi başlatmak için ne yapmak
lazım geldiğini bir konuşmamız gerekiyor, benim tespitim
bu.
Korhan Gümüş: Ben biraz işin özüne gelmek isterim.
Şöyle bir durum var: Sorunu çözmek istiyor muyuz, yoksa
bu sorundan yararlanmak mı istiyoruz? Çok basit bir
ikilem bu. Eğer sorunu çözmek istiyorsak, teşhisi doğru
koyalım. Haliç yıkımları sırasında üniversite hocalarımızın
kapısına gittik ve yalvardık, "Hocam, gidiyor binalar"
diye. Üniversite hocalarımızdan bazıları bize ne dediler
biliyor musunuz? "Belediye bizi dinliyor!" dediler.
İnanamadım! Belediye ilk defa Bedreddin Dalan zamanında
üniversite hocalarını dinliyormuş! Galata Köprüsü yerinde
korunabilirdi, taşıyıcı sistemi değiştirilerek. Gene
gittik üniversite hocalarına, "Hocam, konuşmanız lazım,
bir şey yapalım!" dedik, "E, bizi dinlemiyorlar!" dediler
bu sefer. Surların restorasyonunu konusunda çok büyük
bir skandal var. İstanbul'un en önemli kültür varlığı
olan surlar, restorasyon adı altında yok ediliyor.
Şu anda gidin, sahil surlarındaki uygulamaya bakın,
Sulukule'dekine bakın, yok ediyorlar surları! Bütün
informatik taşlar ortadan kalkıyor. Peki burada sorumlu
kim?
Sorunu doğru koyalım; şikâyet ederek hiçbir şeyi
düzeltmemiz mümkün değil. Burada toplumu bilgilendirmesi
gereken kurumlar, bağımsız işlev göremiyorlar; sorun
budur. Üniversiteler bağımsız bir işlev yerine getiremiyor,
sorun budur; çünkü Belediye'den proje alıyorlar, döner
sermaye işletmeleriyle ve bu yüzden seslerini çıkaramıyorlar.
Sorunun temeli, gayriresmi bir şekilde, bağımsız bir
şekilde bilgiyi temsil eden kurumların, kamuoyunu bilgilendirmemesidir..
İstanbul'daki koruma sorunun temelinde bu vardır. Koruma
problematiği tamamen değişmiştir, bunu artık görmemiz
lazım. Bir tane koruma pratiği var; seçkinlerin halka
eziyet etmek için uydurduğu bir kurallar manzumesi
olarak algılanıyor. Halk da bunları böyle değerlendiriyor
ve biz siyasetçilerin bu işle, yani bu kuralları delmek
icazetiyle görevlendirildiğini düşünüp, siyasetçilere
tepki gösteriyoruz. Bu basit; herkesin ricası, yani
çok basit bir şey. Bu kadar basit bir şeyi bu kadar
dolandırmaya gerek yok. Bağımsız olması gereken kurumlar,
üniversiteler, kamu adına üretmiş oldukları bilgiyi,
yani kamu sermayesini, şu anda yerel yönetimlere parayla
satıyorlar, üstelik nasıl fiyatlandırıldığı belli olmadan.
Bu, yarışmacı bir ahlak yaratmıyor, himayeci bir ahlak
yaratıyor. O yüzden halkı bilgilendirmiyorlar üniversiteler
ve bu yüzden de biz o halkın taleplerinin sadece rantçı,
çıkarcı, bilgisiz, cahilce olduğunu düşünüyoruz; bu
kadar basit bir denklem! Bir, koruma felsefesi artık
tamamen değişmiştir. Koruma artık böyle tepeden inmeci
bir modelle yapılamaz. Koruma denen şey, seçkinlerin
halka eziyet etmek için uydurdukları birtakım kurallar
değil; halka anlatmak gerekiyor. Misyoner gibi çalışmak
zorundadır koruma ile ilgili insanlar, gönüllü olmak
zorundadırlar, parayla çalışmazlar; gayriresmi sektör
düşünülecekse ve yerel yönetim bütçeleri bağımsızlaşırsa,
o zaman belki bir şeyler yapmak mümkün olabilir. Yoksa
sadece şikâyet ederiz. Teşekkür ederim.
Dinleyici : Ben Sayın Yerasimos'un fikrine karşı
çıkacağım, şöyle: Listeye girmek risk getirmez, doğrudur,
ama listeden çıkartmak risk yaratır. Siz listeye girdiğiniz
zaman, bunu kullanamıyor olabilirsiniz bir ülke olarak,
ama sizin rakipleriniz, listeden çıktığınız anda, önemsiz
de olsa bunu kullanabilirler. Sayın bakanımız şöyle
demişti: "Dünyanın sonu değil, çıkarılabiliriz!"; konuyu
biraz pek iyi bilmiyordu galiba! Diğer listeye alınacağımızın
farkında değildi, "Dünyanın sonu değil" demişti, ama
bence hem kültür hem de turizmden sorumlu bir bakan
böyle bir şey söylememeliydi, çünkü gerçekten Türkiye
bu paralara muhtaçtır, az da olsa muhtaçtır ve bizim
iyi yapamadığımızı, rakip ülkeler çok iyi yaparlar
ve istismar ederler bu konuyu. "İstanbul gezilmeye
değer bir şehir değildir" cümlesini çok çabuk işitebilirsiniz.
Teşekkür ederim.
Stefanos Yerasimos: Maalesef kapanıyoruz, yakınıyoruz,
işi baştan alıyoruz, iki saat sonra istifa ediyoruz
ve iş orada kalıyor! Ve biri baştan alıyor. İki şeyden
yola çıktık. Bir, niye bu listeden çıkarma, tehlikede
olan varlıklar listesine sokma üzerine toplanıp konuşuyoruz?
Biraz da onurumuza dokunuyor, "Vay efendim, nasıl olur,
bu hale gelecek ülke miyiz, adam mıyız!" gibilerinden...
Bu konuşmalardan ve bu konuşmalar için hazırlanan yakın
konuşmaların metinlerinden şöyle bir şey yakaladım:
Bir, İstanbul dünya kentidir, dünya kenti ne demekse...
Biz üçüncü dünya kenti değiliz, yani bizi çıkartmakla
üçüncü dünya kenti sırasına mı sokacaklar? Yani biraz
onur meselesi varmış gibi.
Turgut Bey, 1970'ten bahsetti. 1958'de bugüne göre
İstanbul korunuyordu. Şimdi ne oldu? 1950'de, 1950
yılı sayımında İstanbul nüfusu tarihte ilk defa bir
milyonu aştı. 2000 yılı nüfus sayımında on milyonu
aştı, yani 20. yüzyılın ikinci yarısında nüfusu elli
yıl içinde onla katlandı. Önce nüfusu ona katlanan
bir kentte korumanın her halukârda ne kadar zor olduğunu
anlayabiliriz, ama bu ne demektir? Bu demektir ki Türkiye'de
kırsal göç kentlere doğru göç, 20. yüzyılın ikinci
yarısında oluşmaya başladı. İlk gecekondular 1947 yılında
başladı; bu göç sürüyor ve bence daha on beş-yirmi
yıl daha, yani İstanbul'da kırsal nüfus % 15'e düşünceye
kadar sürecek ve bir ihtimal 1950'ye göre 2015'te ya
da 2020'de İstanbul nüfusu on beşle ya da on yediyle
çarpılmış olacak. Bu, üçüncü dünya ortamıdır, yani
üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz ülkelerde kırsal göç,
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlamış. Oysa, korumaya
ilk geçen, buna benzeyen Batı Avrupa ülkelerinde kırsal
göç 19. yüzyıldır, kırsal göçün büyük kalabalığı 19.
yüzyıldadır. 20. yüzyılın başında biraz daha devam
etti, durakladı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden
yapılanmayla, doğumlarla biraz arttı, biraz daha deam
eder gibi oldu ve 1968 sırasında durdu, şehrin nüfusu
artmamaya başladı Londra'da, Paris'te vesaire. Böylece
de orda koruma yapmak çok daha kolaylaştı, böyle bir
olguyla karşı karşıyayız. Bunu konuşalım, bu, bir üçüncü
dünya olgusu diyorum ve ben bunun içindeyim, bu trendin
içindeyim ve bu durumda olan bütün ülkelerde böyle
bir sorun var ama yalnız bu değil, başka birkaç şey
daha var; belki Türkiye biraz daha özgürdür. 1980'den
bu yıla kadar Türkiye'nin ekonomik gelişmesi, ekonomik
büyümesi büyük bir enflasyon karşılığında olmuştur,
yani 1980'den günümüze kadar Türkiye'de yılda ortalama
% 60 enflasyon vardır. Böyle bir enflasyonla yapılan
büyümede en önemli rant, toprak rantıdır. Bu sorun
da korumayı bir o kadar daha zorlaştırıyor. Bunu da
unutmamak gerek. Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni,
ekonomik-politik sorunların varlığı diyebilirim, ama
benimki bir hipotezdir, çünkü ekonomist değilim.
Türkiye'de 1948'den beri gecekondular oldu. İktidardaki
Halk Partisi onları yıkmaya kalktı, iktidara gelmesi
yakın olan Demokrat Parti ise "Yok, bunları bırakalım"
dedi ve iktidara geldikten sonra tapular dağıtılmaya
başlandı. Bu durumda, yani biraz bütün 1957'den sonraki
hükümetler, sosyal barışı sağlamak için kentte toprak
dağıttılar ve bu, korumayı daha da zorlaştırdı. Bütün
bunları görmeliyiz, görmeden çözümler arayamayız.
Bu durumda Korhan Gümüş'ün dediğini dün Minja Yang
kendisi söyledi ve ben kalkıp aynı fikirde olmadığımı
söylemek mecburiyetinde kaldım. Dedi ki "Sokağa çıkalım,
millete anlatalım!" Neyi anlatacaksınız? Korumanın
iyi bir şey olduğunu, eskiyi yıkmanın kötü bir şey
olduğunu mu anlatacağız? Bunu çıkartalım, ne olacak,
yani adam eğer bir apartman yapma imkânı olduğunu biliyorsa
ya da hissediyorsa kurallara rağmen, yasalara rağmen,
ne yapacaktır?
Şimdi buradan yapıcı örneklere geçiyoruz. Özellikle
konut dokusunun, kent dokusunun korunabildiği yerlerde,
kent dokusunu, konut dokusunu korumak, para getirdiği
için yapılabilir. Bugün Fransa'da yapı üzerindeki,
yapıdan elde edilen gayri safi milli hasılanın % 53'ü,
yani yarıdan fazlası "eski"den oluşur, yeniden değil;
yani "eski"den para kazanılıyor! Eskiden para kazanıldığı
için eskiye dokunmuyor.
Koruma nasıl yapıldı ve nasıl başarıldı? Batı Avrupa'da
bunun çok büyük edebiyatı var, yani korumanın tarihini
yaparsak, Avrupa'da da çıkarabiliriz; müzelerin kurulması,
otantik eserlerin yerine bir şeyler yapılması vesaire.
Ama özellikle kent dokusu koruması iki dünya savaşı
arasında yapıldı, özellikle İtalyanlar ve Avusturyalılar
yaptı ve 1960'larda, 70'lerde kullanıma açılmış yeni
mekânlar ortaya çıktı.
"Yeni"nin ve "modern"in mutluluk getireceği, iyiyi
getireceği inancı kırılmaya başlıyor ve yavaş yavaş
önce toplumun belli kesimlerinde, belli katmanlarında
bir eskiye dönüş başlıyor; yani eskinin kıymetli olabileceği,
yeninin, modernin kıymetinin en iyi olamayacağı fikri
yaygınlaşıyor. Onun için eskide oturmak, modernde oturmaktan
daha prestijli oluyor ve baktığımızda eskiye dönüş
başlıyor. Eskiye dönüş nasıl oluyor? Eskinin içinde
tüm modern konforu yerleştirerek oluyor. Modern mutfağını
koyuyor, banyosunu da yerleştiriyor, ama eskiyi de
koruyor; bunun için daha fazla para harcamayı kabul
ediyor, o zaman "eski" para kazanmış oluyor. Paris'in
merkezinde, diğer ülkelerde eski evler alınıyor, modernleştiriliyor.
Eskinin metrekaresi çok daha büyük bir fiyata çıkıyor,
bu fiyatı verecek insanlar bulunuyor. Bu anlayış giderek
uluslararası kurullar aracılığıyla, UNESCO aracılığıyla
çevreye yayılıyor; bütün dünyada böyle.
Burada kendi toplumumuzu da biraz tanımamız lazım.
Bir örnek: Süleymaniye'yi koruyamıyoruz, değil mi?
Üstelik Süleymaniye, İstanbul'un eski dokusunun bir
kalıntısı değildir. Süleymaniye, Tanzimat'tan sonra
yapılan modernleşme hareketinin dokusunu yansıtır.
Yenikapı, daha eski bir semt İstanbul'da; yani Türkiye'de,
kıyıda köşede Tanzimat'tan sonra yapılan eski evler
kalmıştır. Süleymaniye'de hemen caminin arkasında,
ulaşıma yakın yerler var. Süleymaniye'yi nasıl koruyalım,
ne yapalım diye yırtınılıyor. Bizlerden biri, yani
koruma isteyen, koruma konusunda ısrar eden biri çıkıp
Süleymaniye'de bir evi alıp restore edip içine oturdu
mu? Kimse oturmadı. Niye oturmadı? Burada, korumanın
olduğu her yerde, aynı zamanda sosyolojik yapıdan söz
etmeli. Köyden getirilen insanları da gördüm ben Fatih'te;
o çevrede, adamlar geldiler, çok pahalıya eski evleri
aldılar, restore ettiler ve değişimin öncülüğünü yaptılar,
o misyonerliği yaptılar. Burada kimse yapmadı.
Turgut Cansever: Bu çok önemli, sizin söylediğinizin
hakikatini ben biliyorum. Çolakoğlu, Türk Ekonomi Bankası'nın
da sahibi, ben kendisine ait bir yalının restorasyonunu
yaptım. "Turgut Bey, Süleymaniye'nin kamyonlar tarafından
çiğnenmemesi, belediye tarafından garanti edilirse,
Süleymaniye önüne gelenin çiğnediği bir yer olmaktan
kurtarılırsa, ben İstanbul'un en varlıklı yüz, iki
yüz insanını Süleymaniye'ye gelmeye ikna ederim." dedi.
Bakınız, kamunun çok ciddi meseleleri var. Bu en değerli
yaşanacak yerlerin yaşama standardını tamamen yok eden
yatırımlarla, İstanbul metropolünün % 3'ü kadar küçücük
bir arazi parçası, İstanbul metropolünün trafiğinin
en büyük kısmını içinde taşıyor.
Bir toplumun kötü yönetilmesinin iki nedeni vardır:
Birincisi kötü yöneticiler, ikincisi kötü uzmanlardır.
Şimdi yöneticiler kendilerinden maaş alacak olanları
kullanarak Türkiye'yi ve İstanbul'u bu hale getirmiş
bulunuyorlar.
Yaptığım üç restorasyondan bahsedeyim. Sadık Paşa
Yalısı, Çürüksulu Yalısı ve Ahmet Ertegün için yaptığım
restorasyon.. Bunlar, altı ay sonra, korumak için,
restorasyon için harcanan paranın on misli para ve
müşteri topladı; tüm fiyatının on beş katı. Bugün bu
kültürel olayı nasıl değerlendiririz? Süleymaniye'de,
Zeyrek'te, Kariye civarında yapılar depremde yıkılacaktır
ve tabii eski olduğu için elektrik kontağından yangın
da çıkacaktır. Bugün buralarda yaşayanlar da ölebilirler,
içinde kalabilirler değil mi? Evet, bunların bir insani
felakete sebep olmaması için, devlet vergi ödeyenlere
karşısorumluluk taşıyor. İstanbul'un listeden çıkartılması
bence haklı bir itirazdır. Bu haklı itiraz hakikaten
küçültücüdür, ama bunun küçültücü olduğunu bilerek
ortak bir hareketin paydası olunmalıdır. Bu yapı üzerine
imzalarını koymalıdırlar, bakanın kapısına gidip biz
bu kadar insan, bunları kurtarmak için şunun yapılmasını
tetkik ediyoruz demelidirler. Doğrusu bu hareketi yapmak
için kaç kişi varsa, ben size temin ederim, yedi yüz
binayı bir senede restore etmek mümkündür. Ahşap yapım
teknolojisinin inceliklerini bilen yüzlerce insan bulmak
mümkündür, hiç tereddüdüm yok. Aslında gerçek, yaşayan
bir bölgede eskimiş dokuların restorasyonu söz konusu
olduğu zaman ne yapılacağıdır. İstanbul'u da kurtarmak
söz konusu olabilir.
Zeynep Ahunbay: Bir model üzerinde konuşmak zorundayız
ve bu modelin çekirdeği de bence yasal kısmı, yani
hem belediyeler hem devlet kentsel SİT alanlarına herhangi
bir takviye yapmanın hukuki engellerini öne sürüyorlarsa
ve bu alanları korumak istiyorsak, İstanbul'un değil
de, bu alanların, yani Süleymaniye'nin, Zeyrek'in listeden
çıkarılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla belki
surlar yine kötü restorasyonlar konusuyla soru işareti
altında kalabilir ama herhalde Ayasofya, Sultanahmet
ve Topkapı Sarayı kalabilir. Böyle bir tehditle karşı
karşıyayız ve bunlara karşı kamuoyunun duyarlılığı
ve devletin, Belediye'nin neler yapabileceği üzerinde
daha farklı bir model tartışmasına girilmesi gerekiyor.
Birtakım özel kuruluşlar olabilir, Turgut Bey'in söylediği
gibi şirketleşmeler, prototipleşme modelleri olabilir,
ama herhalde dünya mirasına imza atan devlettir; Kültür
Bakanlığı ve onun ortaklarının daha aktif rol oynaması
gerekiyor, belediyelerin buna göre örgütlenmesi gerekiyor.
Fatih Belediyesi'nin, Eminönü Belediyesi'nin herhangi
bir uyarı, kontrol yapabilecek bir organizması yok,
yani Kurul kararlarını uygulamakla Belediye sorumlu,
fakat çok kötü şeyler yapılıyor. Bunları engellemek
için, doğru dürüst onarım yapmak isteyen insanlara
teknik yardım yapmak için birtakım örgütlenmeler gerekiyor.
Bunları yapmak söz konusu diye düşünüyorum ve parasal
bir teknik yardım, hem belediyeden hem devletten gelmek
durumunda. Onun dışında birtakım STK girişimlerinin
daha iyi duruma getirilmesi için çalışmalı.
Murat Cano: Esasen bizim koruma mevzuatımızın koruduğu
yerler, yani arkeolojik eserler olsun, mimari yapılar
olsun, kamusal nitelikli yerlerdir, dolayısıyla kamu
mantığıyla olaya baktığınız zaman, projelerin özel
SİT alanı içinde kurulması, korunması için önlem alınması
veyahut ortadan kaldırılmasını devletin yapmasına atıf
ve engel vardır.
Atilla Yücel: Ben bir kavramı gündeme getirmek istiyorum.
Bir defa hızlı büyüyen üçüncü dünyanın gerçekliği ile
hızlı büyüyen İstanbul'dan bahsedildi, Batı'dan farklı
olarak, toprak rantının Türkiye'deki özel kullanımı
ve ekonominin sorununa değinildi. Hem dünya düzenini,
hem de metropol özelliklerini düşünürsek, İstanbul'un
bu gerçekliğiyle, bir metropol olmasının ilişkisi de
ayrıca tartışılabilir gibi geliyor.
Cevat Erder: Ben mimar değilim. Her üniversitemizde
mimariyi korumak için uzman yetiştiren programlar var.
Okul programlarına baktığınız zaman aşağı yukarı Türkiye'de
bin beş yüze yakın küçük eser koruma, bir de mimarlık
konularında uzmanlaşmış elemanımız var; yani bu konu
1960'ları çok aşmış bir konu ve umut var. Korumada
bahsettiğiniz yıllardaki bakımdan da biz bir hayli
ileri durumdayız. Fakat ben korumanın bir yönünü ele
almak istiyorum. Korumanın kültürel ve kavram yönü
çok önemli. Ekonomik yönü muhakkak ki demin Stefanos
Hoca'nın söylediği gibi çok ağır; eğer bakarsak Fransa'da,
bütün eski eserler artık konut statüsünden çıkmıştır,
Pirene'ye gittiğinizde aşağı yukarı, Avinion'a da gitseniz,
büyük bir koruma konsepti vardır. Yalnız bu gelişmenin
bir kültür sorunu olduğunu da kabul etmemiz lazım.
Eğer içimizden birisi bir şarkı mırıldasa, bunun bir
şarkı, bir Fransız kültüründen gelen şarkı olduğunu,
hangi şarkı olduğunu anlıyoruz. İtalyan şarkısını söylerse,
İtalyan. Biz de Türk koruma kültürünü yaratmalıyız.
Bunun değerlendirilmesi yapılmamış; değerlendirmeyi
yaptığımız zaman, Fransa'da böyle oluyor, Türkiye'de
böyle oluyor, İtalya'da böyle oluyor, Yunanistan'da
böyle oluyor diye yanlış şemalar kuruyoruz. Belki Türkiye'de
ne olduğuna bakmamız lazım. Eğer mirasçılar listesine
bakarsak, bugün Bulgaristan'da bizde olduğu kadar sayıda
eser var, Yunanistan'da on dört eser, İtalya'da otuz
yedi eser var, Fransa'da otuz sekiz eser var. Polonya'da
dokuz şehir Almanlar tarafından tamamiyle tahrip edilmiştir.
Bunların hepsi yeniden inşa ediliyor, ekonominin büyük
bir kısmıburaya yatırılmış ve bunun kullanılmasında
ekonomik çıkar düşünüldüğünü zannetmiyorum; çünkü onu
yapan arkadaşlarla konuştuğumuz zaman bana dediler
ki "Biz kültürümüzü korumak için yeniden inşa ediyoruz."
Benim için çok çarpıcı bir örnek oldu, "Peki bütün
bu inşa ettiğiniz şeyler eski eser midir?" diye sordum,
"Hayır, biz bütün geçmişe ait şeyleri, eski eser listesinden
siliyoruz" dediler. Bu tamamıyla ekonomik değil, yani
kültürel-insani yaklaşım da olduğunu söylemek istiyorum.
Biraz uluslararası sahada dolaştım. Türkiye'ye en yakın
iki ülke gördüm; birisi Rusya, diğeri Çin, yani globalleşme
dışında, büyük değişim geçirmiş üç ülke arasında aşağı
yukarı aynı yaklaşım vardı. Özellikle Çin bir kültür
reformu yapmıştı, Sayın Mao'nun eşi bütün tarihi eserleri
ortadan kaldırmıştı, inanılmaz bir yıkım geçirmişti
ve biz de benzer bir süreç geçirdik, yani bu sürecin
içinde olduğumuzu kabul etmemiz lazım. Ben aşağı yukarı
1952'den beri bu korumanın içinde doğru dili öğrenmeye
çalışıyorum. Hep karşıma Kültür Bakanlığı geldi ve
Kültür Bakanlığı yetkilisi beni anlamadı. Hepsi bana
sen ne biliyorsun dediler, bana korumanın ne olduğunu
uzun uzun anlattılar
Bugün Türk kültüründe, gerek bürokratlar, gerek politikacılar
kültürü temsil ederler, halkı temsil ederler, halkın
yaklaşımını temsil ederler. Onlar bize halkın ne istediğini
söylerler. Eğer biz onları dinlemezsek, biz onların
ne istediğini öğrenmeyi unutmazsak, bugünkü halimize
geliriz, daha doğrusu benim halime! "Bu Türkiye'nin
hali ne olacak" diyenlerden biriyim ben. Hepimiz de
bunu yapıyoruz zaten, hakikaten bunu kavramamız lazım;
yani Avrupa'nın bugün geldiği kültürel varlıkları sezinlemek
lazım. Bunu sezinlemek hiç de kolay değil, çünkü koruma
zaten dediğimiz gibi sadece bir meslek sahibinin, bir
uzmanın yapacağı bir iş değil, hayli kompleks bir iş,
hayli dinamik bir iş. Nasıl? Bir binanın malzemesini
tanımamız lazım ve malzemeyi korumamız lazım. Binanın
mimarını tanımamız lazım, mimari içindeki insanı tanımamız
lazım, sosyal bilimci olmamız lazım, psikolog olmamız
lazım, binanın çevresini tanımamız lazım, doğayı tanımamız
lazım, yani gördüğünüz gibi multidisiplinel bir olayla
karşı karşıyayız. Yaklaşımın da çok multidisiplinel
olması lazım. Bütün disiplinleri bir araya getirip
onlarla birlikte korumayı başlatmamız lazım; yani kimin
için koruyorsak, o kimliği çok iyi tanımamız lazım.
Bizim en fazla karşılaştığımız, en basit örnek de
tapu meselesidir. Tapuyu alan, tapusunu aldığı yerde
her hakka sahip olduğunu zanneder ve bunu demokrasi
diye tarif etmişler; halbuki demokrasi karşıdaki tapuyu
savunmaktır. Tapu bir nüfus kâğıdıdır ve bu nüfus kâğıdına
yaşadığımız müddetçe sahipsek, onun bize sağladığı
olanaklardan yararlanırsak, örneğin kadınsak askere
gitmeyiz, erkeksek askere gideriz; eğer benim soyadım
Cevat Koç olsaydı, Vehbi Koç öldüğü zaman miras bana
kalırdı ama benim adım Cevat Erder olduğu için Koç'un
mirası oğluna gidiyor, çünkü onun nüfus kâğıdı var.
Aynı şekilde her yurttaş bir kimlik taşır ve bu kimliği
bir türlü takdir edemiyoruz, alırken neyle aldığınızı
bilmezseniz her zaman yanlış bir yere doğru gideriz.
Bu esasta birleşmemiz lazım, yani her tapu, her arazi,
her kent ayrı bir şehir planına uyarsa, ayrı değerleri
vardır ve bu değerler kendi kendini savunurlar, eğer
bunu anlatamazsak çok zor içinden kalkarız.
Sibel Asna: Konuşmaları izliyorum. Bir tanesi, sözünü
ettiğiniz Zeyrek projesi. Zeyrek projesi neden yürümedi
veya neden yürümüyor? Oradaki engelleri ve meydana
gelen olumsuzlukları belki örneğe alabilirsek, bundan
sonraki işlerde belki daha az sorunlu ve daha çözülebilir
projeler üretilebilir. Bunların belki topyekûn ele
alınması pratikte ve yakın hayatta mümkün olmuyor,
olamaz da. Küçük küçük üniteler halinde hareket edilebilirse,
belki daha bir yaygın değiştirme, iyileştirme çalışması
yapılabilir. Zeyrek örneği önemli görünüyor ve işadamları
konuya dahil edilmişti, sonra birden durdu. Aynı şey,
Fener için başlatılmıştı bir dönem, yine işadamlarının
dahil edilmesi istenmişti, bir kısım gruplar harekete
geçmişti, sonra orası da durdu. Bunların neden durduğunu
derinlemesine izleyebilirsek, bundan sonrakiler için
daha ışık tutucu olabilir. İkinci sorum, sivil toplum
örgütleri, vakıflar, dernekler, bu konuda çalışan,
işyeri görev tanımı içinde bunlar olan kurumlar biliyor
mu, topluca hareket etme imkânları var mı, bir formülasyonları,
birbirleriyle iletişimi var mı, bunu sağlayan bir öncü
kurum var mı? Bu yeni kurumların faaliyetlerinin kamuoyuna
duyurulabileceği bir kontrol kurumu oluşturabilirsek,
belki öngördüğümüzü yapacak bir merci çıkacak ortaya.
Bu bütün konuşmalarda kimin öncülüğü ve hangi kurumların
birlikte olacağı biraz seçeneksiz kalıyor gibi geliyor
bana. Teşekkür ederim.
Atilla Yücel: Ben Asna'nın sorusu ile ilgili bir
şeyi ekleyerek soruyu daha fazla yöneltmek istiyorum.
Sadece Zeyrek veya Fener'den değil, genellikle mahalle,
ev ölçeğinde, sınırlı ölçekteki projelerden bahsediyorum.
İstanbul'da bugünkü Koruma Kurulları'ndan genel ölçeğe
kadar bunlar hakkında düşünmek operasyonel anlamda
da daha anlamlı geliyor. Bunların işlerliği canlı bir
konu ve tartışılabilir, kaydadeğer bir konu gibi geliyor.
Bunun değerlendirilmesini istiyorum
Zeynep Ahunbay: Ben Zeyrek projesi hakkında fikirlerimi
söylemek istiyorum; yani nasıl durdu, niçin yürümedi?
1997 yılında, o zamanın Belediye Başkanı olan Sadettin
Tantan bir faaliyete başladı ve Zeyrek Derneği kuruldu.
Fakat bu dernek Zeyreklileri içine katmadığı, onun
dışında daha çok genç işadamlarının bulunduğu bir oluşum
olduğu için Zeyrek Mahallesi'nde yeterince destek bulmadı.
Halkla bütünleşmedi ve biraz fiyatlar yükseldi, satın
alma olanağı da olmadı, para da bulunamadığı için kaldı.
Biliyorsunuz daha sonra İçişleri Bakanı oldu Sadettin
Tantan ve seçimle gelen bu Fatih Belediyesi de çok
borç olduğunu ve para ayıramayacağını söyledi. Cami
için de 1997 yılında Büyükşehir Belediyesi çatı onarımı
yapılması için bir para ayırmıştı. O para da kullanıldı
, herhangi bir kaynak gelmedi. Sonra yine Kültür Bakanlığı'ndan
veya Vakıflar'dan bir kaynak gelmedi. Kültür Bakanlığımız
illere para ayıramıyor. Böyle bir açmaz içindeyiz,
fakat Zeyrek Derneği, uluslararası girişimlerde bulunuyor,
belki Avrupa Topluluğu'ndan kaynak yaratmak üzere,
yani projede herhangi bir şekilde rehabilitasyonunu
uygulamak için faaliyetleri var.
Stefanos Yerasimos: Evet, madem ki Zeyrek'ten bahsediliyor,
ben de biraz Zeyrek edebiyatı, yapayım! Gerçekten Sadettin
Tantan Fatih Belediye Reisi olduğu zaman özellikle
Zeyrek'i restore ettirmiştir. 1996'da Habitat II'den
sonra İstanbul'da özel restorasyon bir bölgenin, bir
mahallenin restore edilmesi olarak düşünüldü. 1997
yılının başında Avrupa Birliği'nden bir para çıkarırız
ama şu an neyi nasıl yapalım diye bir küçük heyet kuruldu
ve bana geldi. O zaman ben burada Fransız Anadolu Araştırmaları
müdürüydüm. Ben de belediyeyle görüştüm. Belediye ise
"Efendim parayı bize verin, biz ne yapacağımızı biliriz!"
ya da "Siz restore etmek isterseniz, gidin Galata tarafını
restore edin" gibi yaklaşımlarda bulundu. Saraçhane'den
çıktık hemen karşıya geçtik. Sadettin Bey'le görüştük.
"Zeyrek var" dedi, "bir de Eyüp" dedi, "diğeri Fatih."
Gittik, ben de etrafı biliyorum, bir baktık, o zaman
bir şekilde, projeye başlamış ve UNESCO'ya bir mektup
yazdık. Bu arada düşünmeye başladık. Zeyrek restore
edilebilir mi? Çünkü orada çok köhne bir hale gelmiş
büyük ahşap evler var. Orada, dediğimiz gibi çok büyük
paralar isteyen mal sahipleri var ve içinde oturan
ve orda oturmak istemeyen yoksullar var; müdahale edecek
bir yer olacaksa, bunun İstanbul'da başka bir yerde
olması gerektiğini düşündük. Fakat bu Fatih Belediyesi
içinde olmalıydı, çünkü Sadettin Bey'le ilişki içindeydik,
Eminönü'nde olamazdı. Balat ve Fener hiçbir anıt kapsamıyor,
hemen hemen hiçbir ahşap yapı kapsamıyor. 1863 yangınından
sonra yapılan küçük tahrir defterini kapsayan bilgiler
var, orada turistik olabilecek ya da çok parayla restore
edilecek yer olmadığı için, UNESCO istememesine rağmen,
Zeyrek'e karşı Fener Balat'ı masaya yatırdık, acaba
Balat'ı da böyle bir şeye girişebilir miyiz girişemez
miyiz diye bir anket yaptık. Burada oturanlar kimlerdir?
Bu anketin sonucunda, oradaki % 50 kadar yapının içinde,
% 50 kadar kişinin oturduğu yerin sahibi olduğunu gördük
ve bunların önemli bir kısmı on beş yıldan fazla oranın
mal sahibi olduklarını görünce, burada bir şey yapabiliriz
dedik ve o projeye giriştik. O proje oldu. Avrupa Birliği'nden
yedi buçuk milyon dolar para da aldı ve şimdi gerçekleştirme
faslındayız, bakalım neler olacak, bilmiyoruz. Artık
o projenin içinde değilim.
Buradan yola çıkarak bir şey daha ekleyeyim. Balat-Fener'i
yaptığımız zaman, "Siz buraya Yahudileri ve Rumları
yeniden getirmek için bu projeyi yapıyorsunuz!" dendi.
Fener'deki 1857 yangın yerini ve Balat'ta 1863 yangın
yerini birleştirirsek, o birleşme yerinde büyük bir
kilise ve bahçesi de vardır. Önce Sadettin Bey geldi,
dedi ki "Buradan alalım koruma içine, ben bahçeyi kullanmak
istiyorum, bahçe boş kalıyor, buna bir şey yapalım."
"Haklısınız ama" dedim, "Avrupa Birliği'nden para istediğiniz
zaman bu durum tepki yaratır, Yunan lobisinde de tepki
yaratır." Sonra o kilisenin papazı bana geldi. Şimdi
özellikle o bölgenin dışında kalıyor.
Zamana karşı bir yarış söz konusu. Bu bilinç yavaş
yavaş gelişecek, ama bakalım elimizde kurtaracak ne
kalacak? Çok ince bir denge var ama bu oluşmadı. Niye
oluşmadı? Çünkü daha bu ülkenin büyük bir çoğunluğu,
daha modernleşmek özlemi içindedir. Adamlar modernleşmek
istiyor; modern bir evde oturmak istiyor, beton evde
oturmak istiyor, beton evin en üst katında da oturmak
istiyor. Türkiye'nin 1950'lerden beri politikasının
içinde konut bir hizmet, bir barınak olmaktan çıktı,
yani bugün köyünden taşradan İstanbul'a gelen bir kişi,
çoğu zaman para kazanabilmek için hayat boyu kötü şartlarda
olmayı göze alabiliyor; yani bir şekilde, taşradan
geliyor, İstanbul merkezinde eski bir mahallede köhne
bir evde oturmaya başlıyor. Önce bir para biriktirip
çok kötü şartlarda oturuyor. O biriktirdiği parayla,
kendi çevresinde hisseli tapulu bir arsa alıyor. O
hisseli tapuların üstüne kaçak bir ev yapıyor. O evler
büyüyor, büyüyor vesaire. Birkaç yıl sonra orası belediye
haline geliyor. O zaman onu bir müteahhite verip dört
kartlı bir bina yapıyor ve yirmi beş otuz yıllık bir
süreç sonunda bir eve kavuşuyor; yani konut meselesi
bir pazar, bir hizmet, bir konfordan çıkıp aynı zamanda
miras aracı oluyor. Onun için Zeyrek'te ev sahibi bunu
restore edersem, hotel yapsam, restaurant yapsam, satışından
kazandığım parayı kazanır mıyım diye düşünmüyor. Bunun
değeri bir milyon dolar diyor, oraya kadar gidiyor,
durum böyle.
Küçük bir azınlık başka bir şeyi korumayı düşünüyor,
değil mi? Onun için o korumayı bilen küçük azınlık,
küçük yerlerden başlayarak yürüyecek, Galata da bunun
örneğidir.
Kültürel kopukluktan dolayı eskiye dönüşte biraz
zorlanıyoruz. Bütün bunları, bütün ülkede yan yana
koymak lazım ve sonuç olarak işin başından olduğu gibi
görmemiz lazım ve bunun kısım kısım gelişeceğini, bir
yere kadar gelişebileceğini görmemiz lazım. Bir şey
daha ekleyeyim; o da görme nosyonu.
Mehmet Cano: Geçenlerde Bayan Kuçuradi'nin dediği
şöyle bir sözü not etmişim: "Değer yitiminin en önemli
nedeni bilgisizliktir" diyordu, ben bunu hem kendime
yakıştırıyorum, hem de doğruluğunu kabul ediyorum.
Bundan hareketle biraz ders çalışmıştım, o notları
çıkardım. Korunması gereken değerler arasında, arkeolojik
etütler veya mimari etütler, alım satım konusunda net
olarak görülürler. Bunlar hangi coğrafyada bulunurlarsa
bulunsunlar, hangi ülkenin temellük alanında olurlarsa
olsunlar hem o coğrafyada yaşayan insanların, hem bütün
dünyadaki insanların ortak değerleridirler ve bütün
zamanlarda da değerli olmaya devam ederler. Onun içindir
ki ülkelerde bunların korunmasına ilişkin yasalar çıkarılmıştır,
hem de uluslararası toplum denilen Birleşmiş Milletler,
Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi organizasyonlar
bu türde, yani taşınmaz kültürel varlıkların korunması
için üye çapında önderlikler geliştirip sözleşmeler
imzalamışlar. Arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin
Avrupa sözleşmesinin bir maddesi, üye ülkelere mimari
ve arkeolojik alanların korunması gerekli rezerv alan
olarak ilan edilmesini, bu alanlarda yer alan özel
mülkiyet türü yapıların veya arsaların da kamulaştırılmalarını,
bedellerinin sahiplerine ödenmesini garanti ediyor.
Özel yararın önemi, kendi ruhu içinde, kendi alanında,
kendi faydasını sürdürmeli, ama eğer özel yararın dokunacağı
değer arkeolojik SİT, mimari SİT, eski eser biçiminde
bir yapı ise kamu otoritesi orada kamusal değeri özel
yarara rağmen korumak zorundadır, denetlemek zorundadır.
Kaynak vermesi gibi bir zarureti yoktur, kamulaştırırsınız,
bunu da kurum için yapacaksınız; dönersiniz, bütçenizden,
fonlarınızdan, yurtdışından temin edeceğiniz kaynaklardan
kamu olarak restore edersiniz; ondan sonra kullanır
veya işletme usullerine gidersiniz. Bunun doğru yapılıp
yapılmadığını denetlersiniz. Son söylemeye çalışacağım
şu; kamusal yarar, çoğunluğun yararına göre her zaman
geçerli olacak biçimde belirlenen yarardır.
Atilla Yücel: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma
Merkezi'ne, dolayısıyla Garanti Bankası'na devam ettirdiği
ilgiden
ötürü teşekkür ediyoruz.

Panel
sayfasına dönüş
|