|
1876 Osmanlı İmparatorluğu'nun belki en tehlikeli, en zor
yıllarındandır. 1870'lerden gelen ekonomi ve finans krizi
75 sonlarında iyice patlak vermiş, nihayet 1875'te maliye
resmen iflas etmiştir. En önemli dayanaklardan biri olan yurtdışından
kredi alma gibi uygulamalar 1876'da hemen hemen yok olmuş
ve bu durum 1881'de Düyun-ı Umumiye'nin kurulmasına kadar
devam etmiştir. Buna ilaveten bir darbe girişimi gerçekleşmiş,
30 Mayıs 1876'da, 1861'den beri tahtta olup devleti iflasa
sürüklediği söylenen Sultan Abdülaziz'in saltanatı sona ermiş
ve yerine aynı gün yeğeni V. Murad tahta geçmiştir. Bu darbenin
arkasında Genç Osmanlılar, özelikle Midhat Paşa, Hüseyin Avni
Paşa gibi dönemin farklı siyasi kişilikleri vardır.
V. Murad beklediği saltanat fırsatını yakalamıştır; ancak
cülusundan birkaç gün sonra Abdülaziz intihar edecek veya
ettirilecektir. Bu olayın V. Murad üzerinde büyük etkisi olur;
kimilerine göre delirir, kimilerine göre depresyona girer;
sonuçta saltanat vazifesini ifa etmekten aciz duruma gelir
ve bir iktidar boşluğu yaşanmaya başlar. Üç ay süren bu yarı
saltanatın sonrasında bir karar çıkar; V. Murad'ın tahta geçmesine
yol açan ekip, bu kez bu işin devam edemeyeceğine karar verip
V. Murad'dan sonra sırası gelen genç şehzade Abdülhamid'e
saltanat teklif edecek, V. Murad'ı tahttan indirecektir. Bu
olay ağustos ayı sonunda gerçekleşir. Abdülhamid Midhat Paşa'nın
istediği türden reformların sözüyle iktidara gelir. Bu reformların
başında meşrutiyetin ve Kanun-i Esasi'nin ilanı gelmektedir;
fakat kısa süre sonra meşruti idareden daha şahsi ve otoriter
bir idareye geçilir. Abdülhamid 33 sene tahtta kalır. 1908'de
Jön Türk ihtilaliyle yeniden meşrutiyeti ilan edecek, 1909
başlarında da tahttan indirilerek ve Selanik'e sürülecektir.
Abdülhamid'in iktidara gelmesiyle V. Murad'ın kaderi değişecektir.
Tahttan düşmüş olan Murad, Çırağan Sarayı'nda bir tür göz
hapsine alınacak ve 1904'teki ölümüne kadar saraydan çıkmayacaktır.
Bu mahpusiyetin ilk iki senesi nispeten yumuşak sayılabilir;
nitekim göz hapsiyle birlikte, kontrollü bir şekilde dış dünyayla
ilişki sürdürülebilmektedir. Ama 1878'de meşhur Çırağan vakasıyla
Ali Suavi ve beraberindeki birkaç kişinin V. Murad'ı Çırağan'dan
kurtarma ve tekrar tahta geçirme teşebbüsü üzerine, zaten
az çok evhamlı olan Abdülhamid iyice korkacak ve göz hapsini
gerçek fiili bir hapse çevirecek, 1878'den 1904'e kadar bu
hükümdar hiç kimseyle temas edemeyecek şekilde saraya kapatılacaktır.
Osmanlı usulünde bir kişiyi hapsetmek yeterli değildir; o
kişiyle beraber bütün aile halkının hanedanının da tecrit
edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla 1876'dan 1904'e kadar
Çırağan'da hapsolan da sadece V. Murad değil, bütün ailesi
ve ailenin yanında ev halkı, yani annesi, bütün eşleri, çocukları,
çocuklarının eşleridir. Bunların yanında sayılarını tam tespit
edemediğimiz ancak ortalama 70-80 kişilik bir kapı halkı,
yani cariyeler, haremağaları söz konusudur. Hapsedilen bütün
bir saray halkıdır.
Bu hikâyenin içinde Salahaddin Efendi 1861 yılında doğmuş,
15 yaşında babasıyla beraber saraya hapsedilmiş, 1904'te saraydan
çıkmış, gerçek manada hürriyete kavuşması 1908 ihtilalinden
sonra gerçekleşmiştir. Artık 50 yaşına geldiği bir tarihtedir
ve 1915'te de vefat edecektir. Salahaddin Efendi'nin iki oğlu
da bu kapalı dünyada doğacaklardır.
Bu anılar birkaç açıdan önemlidir. Birincisi, genellikle
tarihte güçlülerin, kazananların tahlili konu edilir. V. Murad
ise kısa saltanatından sonra neredeyse yok olmuş, yani kaybedenlerin
başını çekmiş ve unutulup gitmiştir. 1890'lara gelindiğinde
pek çok insan onun hayatta olup olmadığını bile bilmemektedir.
Onun yaşamı Abdülhamid döneminin bir karşı tahlili, ters tahlilidir;
güçsüzlük ve muhalefet tahlilidir. İkincisi, bir hapishane
hayatı olmakla beraber bir saray hayatının söz konusu olması,
hakkında çok az şey bildiğimiz saray hayatının ayrıntıları,
günlük işleyişi hakkında bize epey ipucu vermektedir. Kişiler
ve onların etrafındaki hizmetçilerin, cariyelerin dünyası
genellikle belgelere yansımaz; oysa bu hikâyede içeriden birisi
bu işleyişten bahsettiğinde yavaş yavaş saray hayatının bu
yanını anlamaya biraz başlıyoruz. Üçüncüsü, bu anıları diğer
çoğu Osmanlı dönemi anılarından farklı kılan, samimiliği,
doğrudanlığı, günü gününe kaleme alınmış olması ve ailenin
günlük dertlerinin, ihtiyaçlarının bir çeşit yansıması olmasıdır.
Sonuncusu ve en önemlisi, bu kadar samimi ve yayımlanması
düşünülmeden yazılmış olmasından hareketle, bir zihniyet dünyasını
anlatmasıdır; bu yönüyle 19. yüzyıl sonunda bir Osmanlı gencinin
zihniyetini, inançlarını, arayışlarını anlamak için son derece
zengin bir malzeme oluşturmaktadır.
Salahaddin Efendi'nın bu anıları niye yazdığı sorusuna karşılık
ilk akla gelen yanıt, 28 sene süren bu hayata tahammül etmek
ve yüksekten düşmenin verdiği hisle çıldırmamak için olabileceğidir.
İkincisi, yaşadığı zulmü, zorluğu unutmamak ve unutturmamayı
bir görev telakki etmesidir. Bir kurban olma fikrine karşı
oluşturulmuş bir direnç mekanizması söz konusudur. Bir diğer
neden, Salahaddin Efendi'nin günlük tutarak, mektuplarını
kesip yapıştırarak, defter toplayarak, makale yazarak, aslında
yarım yamalak da olsa almış olduğu eğitimde özellikle Batı'dan
gördüğü bazı modellere uyum sağlamaya, kendini bir modernite
içinde algılamaya çalışmasıdır. Bunların hepsi aslında 19.
yüzyıl sonundaki Osmanlı zihniyetini çok yakından ilgilendiren
sebeplerdir.
Hatırat üç ana kısımdan oluşmaktadır. Biri, Tartaryan fabrikasının
duvar takviminin yapraklarının arkasına yazılmış günlüklerdir.
Salahaddin Efendi, 1880'den 1883 başlarına kadar her gün başına
gelenleri, düşüncelerini bu yapraklara kaydetmekte, modern
günlük manasında bir günlük tutmuş olmaktadır. İkinci kısım,
makalelerdir. Bu makalelerin büyük kısmı otobiyografiktir.
Örneğin "usul-i tedrisim" başlığı altında 4 yaşından
itibaren eve gelen hocaları ve o hocalar eşliğinde okumuş
olduğu dersleri detaylı bir biçimde listelemiştir. Bu bölümdeki
metinler daha çok anı türünde, yaşandıktan belirli bir zaman
sonra kaleme alınmıştır. Bir de, zevk nedir, ilim nedir gibi
konularda "felsefi" düşüncelerini yansıtan makaleler
söz konusudur. Bunlar, eğitimi eksik birinin ilim merakı,
kendi içine bakma, dünyasını anlama çabası naifliğindedir.
Bilime susamışlığını yazdıklarıyla, ifadeleriyle ortaya koymaya
çalışmaktadır. Üçüncü kısım ise "mukayyedat" adı
altında toplamış olduğu belgelerden oluşmaktadır. Otobiyografik
yazılarında gerçek manada bir tarihçi gibi davranmıştır; örneğin
bugün kullandığımız türden dipnotlar kullanmış veya sistematik
olarak aldığı mektupların bir suretini yazıp, onların da her
birinin altına bir yorumda bulunmuştur. Bu yorumlarda mektupların
ne zaman, niçin, nasıl şartlar altında yazıldığını kendince
analize tabi tutmaktadır. Okuyucusu olmayan bu yazılarını
bir matbu eser gibi kaleme almıştır, ama bir yandan yayımlanmasının
mümkün olmadığını bilmektedir. Burada kendini bir münevver,
bir düşünür gibi görüp bir çeşit oyun oynamaktadır.
Günlüklerden, saray hayatının çok hiyerarşik, sınırları çok
net çizilmiş bir dünya olduğu anlaşılmaktadır. Mekâna bakıldığında
aslında maaile bir arada yaşamadıkları görülür. Daireler hiyerarşik
yapıya göre tanzim edilmiş durumdadır. En önemli daire, V.
Murad'ın annesinin, ikinci daire ise V. Murad'ın dairesidir;
diğerleri her bir kadının daireleridir. Sonra Salahaddin Efendi
tek oğul olarak bir daireye sahiptir. Burada özel hayat ile
hiyerarşik yapı arasındaki fark görülmektedir. Salahaddin
Efendi kendi dairesinden "ev", diğerlerinden "daire";
kendi ailesinden "çocuklarım, hanımlar", diğer dairelerdekilerden
ise "hanedan" diye söz etmektedir. Özel hayatıyla
saraydaki kamu hayatı net bazı sınırlarla ayrılmıştır. En
ilginç kesim cariyelerdi; onların aslında hiç de sessiz olmadıkları,
daireler arasında müthiş çekişmeler yaşandığı anlatılmaktadır.
Başka kaynaklarda sadece bir isim, bir rakam olan kişilerin
burada canlandığını görülür.
V. Murad'ın en büyük problemi alkoldür; manik depresif bir
mizaca sahiptir ve alkolün bunu dalgalı bir hale getirdiğini
anlamak mümkündür. Salahaddin Efendi anılarda babasının alkol
probleminden hiç bahsetmemekle birlikte kendisininkinden bahsetmektedir.
Bu cümlelerde, devamlı bir içki aleminde mutsuzluğunu unutmaya
çalışma çabası görülebilmektedir.
Salahaddin Efendi'nin saraydaki yaşamının haritası çizildiğinde
üç eksen söz konusu olabilir: biri düşünce; diğeri kamu, yani
dışarıya açılım; diğeri özel hayattır. Özel boyutta gittikçe
"ben"den uzaklaşan bir dünya söz konusudur. En yakında
çocuk, hanım yer almakta, özel dünyanın kamu dünyasıyla kesişen
bir yerinde familya bu dünyayı tasvir etmekte, valide ve büyük
valide hem hissi hem fiziki bir mesafeyle gittikçe uzaklaşan
bir dairede yer almaktadır. Kamu dünyasında familya hanedana
dönüşür. O sadece aile babası değil, Sultan Murad'ın oğlu
ve hanedanının bir ferdidir; bu da aslında daha büyük bir
hanedanın, hanedan-ı âl-i Osman'ın bir parçasıdır. Bu dünya
içinde Murad Han varsa Abdülhamid de vardır. Murad Han iyi,
Abdülhamid kötüdür; Murad Han vatanperver, Abdülhamid haindir;
Murad Han mazlum, Abdülhamid zalimdir. Bütün normatif ve ahlaki
değerler üzerine kurduğu o iki düşman kardeş hikâyesi, çekmiş
olduğu haksızlıkla iç içedir.
19. yüzyıl modernitesiyle bakıldığında, bu metinlerde modern
terimlerin baskınlığı görülür; dönemin terminolojisine uygun
olarak millet, vatan gibi terimler çok sık kullanılmıştır.
Midhat Paşa önemli bir kişilik olarak yer almaktadır; hem
babasını iktidara getirmiş hem de onlara ihanet edip satmıştır.
Bu ikilemle Midhat Paşa'yı fazla yerememekte, daha çok Abdülhamid'in
oyununa gelmiş bir vatanperver olarak nitelemektedir. Diğer
önemli kişilikler olarak Namık Kemal'in, Ahmed Midhat'ın,
insaniyeti, medeniyeti temsil eden Victor Hugo'nun, Voltaire'in
adları geçmektedir.
Salahaddin Efendi'nin Batı'ya duyduğu hisler saygı-hayranlık
ile düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Bir anısında, din
hocasının o daha gençken, bir darbı mesel olarak "Kâfirler
Tanrı'nın vücuduna inandıkları için hayvandırlar" dediğini
anlatır. Salahaddin Efendi bu cümleye tepki gösterir. İlk
tepkisi tamamen dini açıdandır. Ona göre hayvanlar ruh sahibi
olmadıklarına göre seçmemekte, hataya düşmemektedir; kâfirler
insandır ve akli bir seçimle hata işlemektedirler. Dolayısıyla
onlara hayvan demek hayvanlara haksızlık olmaktadır; "cehennemlik"
denebilir, ama hayvan demek mümkün değildir. İkincisi, bir
Hugo'ya Voltaire'e nasıl hayvan denebilir? Bu karşı çıkışıyla
Salahaddin Efendi İslam medeniyeti içinde bir aklileştirme
çabasına girmekle beraber aslında kalbinin sesiyle de Batı
değişim değerlerini savunmaktadır.
Bütün bu modernite-gelenek hikâyesi içinde Salahaddin Efendi'nin
hikâyesi trajik olmakla beraber, kişilerin ilişkileri, birbirlerini
görmeleri, bir kişinin düşüncesinin nerelerde bitebildiği,
neler tasavvur ettiği konularını aydınlatması bakımından son
derece ilginçtir.

Voyvoda Caddesi Toplantıları 2003-2004 sayfasına dönüş
Back
Retour
|