Devletçi dönemde yoksulluğa bakış ve sosyal politika: "Zenginlerimiz nerede?"

Ayşe Buğra*

* Boğaziçi Üniversitesi, İktisat Bölümü.

Herhangi bir toplumdaki sosyal politika süreçlerinin niteliğiyle o toplumda yoksulun nasıl tanımlandığı ve yoksulluğun nasıl algılandığı arasında yakın bir ilişki var. Bu ilişki üzerinde düşünmeye başlayınca, sosyal bilimlerin bir dalında, belirli bir disiplinin sınırları içinde kalarak iş yapmak çok zorlaşıyor. İnsan kendini, sadece sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinin veya sosyal bilimlerle tarihin kesiştiği alanlarda değil, edebiyatın ve sanatın alanında da dolaşırken bulabiliyor. Elinizdeki yazı da, bu tür "sınır ihlallerine" bolca rastlanan bir çalışmaya dayanıyor.

Yazının başlangıç noktasını, Türkiye'de, tek parti döneminde yoksulluk sorunun ele alınışıyla ilgili, bana çok ilginç gelen bir gözlem oluşturuyor. Çok devletçi bir ülke olduğu söylenen Türkiye'de, özellikle devletçi dönem olarak bilinen tek parti döneminde, yoksullukla mücadele devletin sorumlulukları arasında sayılmıyor ve gönüllü çabalara çok büyük bir önem veriliyor. Tuhaf bir biçimde, herşeyi devletten beklediği sık sık vurgulanan milletimiz, yoksulluğu önlemek konusunda devletten bir şey bekler gibi görünmüyor ve sefalet manzaraları karşısında ilk tepkisi "devletimiz nerede?" değil, "zenginlerimiz nerede?" oluyor. Bu, dönemin en çok tartışılan sosyal sorununun, çocuk yoksulluğunun, durumunda bile böyle. Korunmaya muhtaç çocukların "devlet işi" olduğunu kabul eden 5387 sayılı kanunun, ancak 1949'da, tek parti döneminden sonra yürürlüğe girdiğini biliyoruz.

Sosyal yardım alanı, büyük ölçüde gönüllü çabalar ve sivil toplum kuruluşlarına ait bir alan olarak değerlendiriliyor. Dönemin gönüllü kuruluşlarının, genellikle devletten bağımsız bir varlıkları yok. Çoğu zaman Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ileri gelenlerinin önderliğinde, devletle içiçe ve devletin mali desteğinden yararlanarak faaliyet gösteriyorlar. Bununla birlikte, sosyal yardımın kamu kaynaklarından karşılanması gerektiği fikri yerleşmiş değil ve bağışlara bu alanda belirleyici bir rol atfediliyor. Yani, 1937'de anayasaya giren "devletçilik" ilkesi, modern sosyal devlet anlayışıyla örtüşen bir şey değil.

Bu yazının amacı, Türk devletçiliğinin ve Türkiye'deki devlet-toplum ilişkilerinin niteliğiyle ilgili ilginç ipuçları verdiğini düşündüğüm bu durumu, ortaya çıkmasına yol açmış olabilecek bazı unsurlarla birlikte tartışmak. Bu unsurlar arasında, İslâmi geleneklerin ve Osmanlı döneminden kalan bazı kurumsal özelliklerin önemli bir yer tuttukları söylenilebilir. Bu bağlamda, vakıfların, hayır kurumları olarak, Osmanlı dönemi boyunca oynadıkları rolün önemi, devletin sosyal yardım işlevlerinin azgelişmişliğini açıklamakta kullanılabilir. Ayrıca, temel zenginlik kaynağının devlet görevi olduğu bir ortamda, vakıf kuran ve vakıflara bağış yapanların çoğu zaman devleti yönetenler olduğu düşünülürse, Cumhuriyet dönemi sivil toplum kuruluşlarının da aynı modeli izleyerek gelişmiş olmaları yadırganmayabilir. Nitekim, Cumhuriyet döneminin biraz gerisine, 19. yüzyılın sonuna gidip, Batı modellerinden epeyce esinlenmiş bir hayır kurumu olan Darülaceze'nin kuruluş tarine baktığımız zaman, gene kamu kaynakları ve özel bağışların girift bir biçimde içiçe girdiği bir modelle karşılaşıyoruz (Yıldırım, 1996).

Ama Darülaceze'nin kuruluşuna yol açan tartışmalar içinde, yeni koşulların yeni yaklaşımlar gerektirdiği ve yoksulluğu kontrol etmekte geleneksel kurumlarla İslâmi yardım mekanizmalarına da artık güvenilemeyeceği bilinci de açıkça görülebiliyor. Ayrıca, daha önceki dönemlerde dahi, bu mekanizmaların yoksul yardımı alanında oynadıkları rolün ne derece önemli olduğu tartışılabilecek bir konu gibi görülüyor. Mesela bazı araştırmalar, zekatın kimlere verilebileceği konusundaki İslâmi yaklaşımın, bu mekanizmadan yararlanmakta yoksullara öncelik vermediğini gösteriyor. Zekattan pay alabilecekleri sekiz kategoride1 toplayan bu yaklaşım içinde, yoksullara sekizde bir pay ayrılması dahi gerekmiyor. Timur Kuran (2003), bu konudaki bir makalesinde, Hz. Ali'nin, zekat fonunu sekiz eşit parçaya bölüp yoksulların hiç olmazsa sekizde bir pay almalarını sağlamaya çalıştığı için Arap kabilelerinin tepkisini çektiğini yazıyor. Aynı biçimde, vakıfların da, ne ölçüde ihtiyaç sahiplerini ne ölçüde vakfedenin ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek oluşturuldukları sorusunun yanı sıra, verdikleri hizmetlerin sadece yoksullara değil, çok daha geniş bir "ihtiyaç sahibi" kategorisine sunulması da dikkate değer bir konu. Medreseler, hastaneler, kervansaraylar gibi vakıf kuruluşlarının sadece yoksullara hizmet vermemeleri, bir yönüyle, hizmet kalitesinin düşmesini ve bunlardan yararlananların muhtaç damgası taşımasını engelleyen, dolayısıyla Avrupa hayır ortamından daha insani bir ortam oluşmasını sağlayan bir şey. Ama bu, aynı zamanda, gerçekten yardıma muhtaç olanların, yardım görmeden yaşayamayacak durumdakilerin, varolan yardım mekanizmalarını zenginlerle paylaşmalarını, dolayısıyla daha azla yetinmelerini gerektiren bir durum.

Yani zekat gibi İslâmi mekanizmalar da, geleneksel vakıf kurumları da, vergi toplayan ve topladığı verginin bir kısmını hayatını çalışarak kazanma imkânı olmayan kimseler için harcayan sosyal devletin işlevlerini üstlenmeleri söz konusu olmayan kurumlar. Gene de, Cumhuriyet devletini kuranlar, yoksulluk sorununa kendilerine yakın sivil toplum kuruluşları, bir anlamda "fırka STK'ları", aracılığıyla çözüm üretmeye çalışırlarken, kültürlerinin parçası olan bu geleneksel kurumlardan esinlenmiş olabilirler. Aynı biçimde, "Gazimizin Şefkati" gibi başlıklarla gazetelere yansıyan ve Atatürk'ün kendisine durumlarını arzeden fakir çocuklara yaptığı nakdi veya yatılı okula yerleştirme şeklindeki yardımları konu alan haberlerin de (Cumhuriyet, 10 Mart 1930 ve 24 Ağustos 1932), çocukluğumuzda dinlediğimiz masallardan çok iyi bildiğimiz bir durumla, Padişah efendimizin dikkatini çekmeyi başaran yoksullara keseyle altın bağışlaması durumuyla, belirli paralellikleri olan bir yaklaşımı yansıttıkları düşünülebilir.

Ama modern, yüzü Batı'ya dönük ve laik bir devlet kurmak üzere yola çıkan, üstelik devletçiliği anayasal bir ilke olarak benimseyen bir kadronun devleti sosyal yardım alanının dışında tutması, bana sadece tarihin ve kültürün belirleyiciliğiyle açıklanamayacak bir şey gibi geliyor. Buna bağlı olarak da, devletçi dönemimizin resmî söylemi içinde yoksulluk sorununa nasıl yaklaşıldığı, bu sorunla ilgili olarak alınan ve alınmayan önlemlerin niteliği üzerine düşünürken, Cumhuriyet devletini kuranların yoksulluğa bakışlarının ve zihinlerindeki "gerçek yoksul" tipinin üzerinde biraz daha durulması gerektiğini düşünüyorum.

Yoksulluğa bakışlar üzerine çok etkileyici bir kitap yazmış olan Bronislaw Geremek (1997),2 yoksulluğa bakışımızın ve yoksullukla ilgili olarak geliştirdiğimiz sosyal politikaların niteliğinin bin yıldır pek değişmediğini söylüyor. Ama aynı zamanda, bu alanda geleneksel toplumlarla modern toplumlar arasında bir fark olduğunu ve bu farkın yoksul olamayanlarla yoksulların birlikte yaşama biçimlerindeki tarihsel bir değişmeye tekabül ettiğini gösteriyor. Bu değişmeyi açıklarken de, geleneksel toplumlarda yoksulların epeyce önemli bir sosyal işleve sahip olduklarını öne sürüyor. Geremek'in ele aldığı Hıristiyan toplumlarında bu işlev, zenginlerin sadaka vererek ruhlarının selametini garantiye alma çabalarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ve yoksulların sağlam bir toplumsal konuma sahip olmalarını sağlıyor. Tam da aynı yaklaşımı yansıtmasalar bile, zekat ve sadakanın da Müslüman toplumlarda benzer bir işlev görerek zenginliğin "temizlenmesini" ve sahibine "hayır getirmesini" sağladıkları yolundaki inançlara dikkat çeken araştırmalar var (Bonner, 2003).

Bu tür inançların önemini kaybettiği modern toplumlarda ise, yoksulların sosyal konumu, emeği, çalışmayı, merkez alan bir değerler dünyası içinde belirleniyor ve sosyal işlevleri ucuz emek olarak istihdam edilmekten öteye geçmiyor. Yoksul, ucuz emek olarak istihdam edilemediği noktada, rahatsız edici bir yabancı ve korkutucu bir "öteki" olarak görülmeye başlanıyor. Bu noktada, yoksulların varlığının uyandırdığı rahatsızlık ve korkuyu bastırmak için kullanılan bir dizi strateji gündeme geliyor. Fiziksel tecrit, bu stratejilerin içinde önemli bir yer tutuyor. Yoksulluğa karşı alınan önlemlerin tarihinin, insanların mekânda yer değiştirmelerini önlemeye, yerlerinde kalmayanları da geri göndermeye veya bir yerlere kapatmaya yönelik önlemlerle dolu olduğunu görüyoruz. Bunların yanı sıra, yoksulları toplumun diğer fertlerinden ayırarak tanımlama, sayılarını tespit etme, kendi içlerinde kategorilere ayırma gibi yöntemler de sık sık kullanılıyor.3 Ama yoksulları belirli bir mekânda tutma çabaları gibi, onların içine tıkıldıkları kategoriler ve istatistikler de, genellikle, kendi başlarına etkili olamıyorlar çünkü yoksulların konuldukları yerde durmamak gibi bir özellikleri var. Ayrıca, onları ucuz emek olarak istihdam etmek, hem mekândaki hareketliliklerini tamamen durdurmak gibi bir amaçla çelişiyor, hem de, bulabilecekleri işlerin niteliği icabı, bazen iş bulup bazen bulamamaları kategorizasyonu güçleştiriyor. Bu durumda suçlama, yoksulların varlığından tedirgin olanların neredeyse içgüdüsel bir tepkisi haline geliyor. Yoksullar başta tembellik olmak üzere çeşitli ahlâki zaaflarından ötürü suçlanıyorlar. Bunların yanı sıra, inkâr da çok kullanılan bir strateji ve yoksul olmayanların kendilerini sorunun çok önemli olmadığına inandırarak tedirginlikten kurtulmaya çalışmalarına çok sık rastlanıyor.4

Bugünün gelişmiş toplumlarında yoksulluk tartışmalarının tarihiyle ilgili literatür, bu stratejilerin gerçekten sistematik bir biçimde, sürekli kullanılmış olduklarına işaret ediyor. Ama aynı literatür, yoksulluğun siyasi ve ekonomik güç sahipleri tarafından çok ciddiye alınmış, parlamentoların, iş çevrelerinin ve entelektüel camianın gündemini ciddi biçimde işgal etmiş bir sorun olduğunu da gösteriyor. Yoksulluğun önemi ne kadar inkâr edilse, yoksullar ne kadar yoksulluklarının sorumlusu olarak görülseler de, sorunun devlet müdahalesi gerektiren çok önemli bir sorun olarak ele alındığı açık. Zaten bu ülkelerde, modern sosyal politika önlemlerinin ilk olarak kitlesel yoksulluk dönemlerinde gündeme geldikleri, yoksulluk sorunuyla başetmeye çalışarak biçimlendikleri görülüyor. Yani modern sosyal politikanın yoksulluğa çözüm arayışları içinde oluştuğu, çalışanlara yaşlılık, hastalık geçici işsizlik gibi risk durumlarında destek sağlayan sosyal güvenlik önlemlerinin, "sosyal sigortanın", daha geç bir aşamada ortaya çıktığı söylenebilir.

Türkiye'de tek parti dönemine hâkim olduğunu söylediğim sosyal politika, veya "sosyal politikasızlık" yaklaşımına, erken sanayileşen Batı ülkelerindeki gelişmelerin tarihsel arka planını dikkate alan karşılaştırmalı bir perspektiften bakıldığında, şöyle bir gözlem yapmak mümkün olabilir: Erken sanayileşen ülkelerde sosyal yardım politikalarının gelişme sürecine bakıldığında, bu sürecin, genellikle, tarımın çözülmesi, şehirlerde ticaret ve sanayi faaliyetlerinin ivme kazanmasıyla, iş ve ekmek peşinde yerini yurdunu bırakıp dolaşmaya başlayan yoksullarla ilgili olarak, onlara yönelik önlemlerle başladığı görülüyor. Oysa Cumhuriyet devletinin kurucuları ve ilk mensuplarının yoksullukla karşılaştıkları ortamın niteliği bundan farklı. "Ankara'da Cumhuriyet devletini kuranlar için yoksul kimdi?" sorusunun cevabı, herhalde, "köyündeki köylü". Yani, erken Cumhuriyet döneminde sosyal politika süreçlerini etkileyebilecek konumda olanlar, yoksullarla kendi yaşadıkları mekânda karşılarına çıkarak onları taciz eden yabancılar olarak değil, yoksulların kendi yaşadıkları yerde ve ülkenin ezici çoğunluğu olarak karşılaşmışlardı. Bunun, yoksullarla birlikte yaşama stratejilerinin kullanımını ve sosyal politika süreçlerini de ciddi biçimde etkileyebilecek bir fark olduğu açık. Bu farkın, şehirdeki, yardımı kesinlikle hakettikleri düşünülen muhtaç kategorileri, mesela kimsesiz çocuklar için bile bir şeyler yapma çabalarını engellemiş olduğu, çünkü köylüyü köyde tutma çabalarının sosyal politika arayışlarına neredeyse tamamen baskın çıktığı düşünülebilir. Ayrıca, tek parti döneminde zaman zaman epeyce acayip bir biçim alan gerçeküstü köy tahayyüllerinin de, köylünün gerçek yoksul olarak zihinlere işlendiği bir ortamda, inkârın suçlamayla karışmadan ama iyice hastalıklı bir biçimde kullanılışını yansıttığı da söylenebilir.

Tek parti döneminde sosyal yardım kurumları ve yardımın sınırları

Tek parti dönemi ideolojisi içinde, yoksulluk sorununa modern bir bakış açısıyla yaklaşılıyor. Cumhuriyet döneminin "yardımseverleri" zaman zaman geleneksel dayanışma kültürümüzden ve vakıflardan övgüyle söz ediyorlar. Ama bunun arkasından, hemen, artık bunların yeterli olmadığı, modern yaklaşımların gerekliliği vurgulanıyor. Ayrıca bu Batı kaynaklı modern yaklaşımların, geleneksel yaklaşımlardan net bir biçimde ayrıldıkları bir nokta sonuna kadar benimseniyor. Yani modern düşüncede çalışmanın, emeğin önemine yapılan vurguyu, insanlara çalışarak topluma katılmalarını sağlamak üzere yardım yapılması gerektiği vurgusu tam bir kabul görüyor. Mesela, yoksulluğun en yoğun olduğu savaş yıllarında bile, imaretler gibi geleneksel hayır kurumlarından çok eleştirel bir biçimde sözedildiği, buralara yemek almaya gelen çocuklara "mukaddes çalışma ihtirasını kaybetmiş insanlardan numune verildiği"nin söylendiği görülebiliyor (Tan, 2 Ağustos 1944).

Buna paralel olarak, dilencilerle ilgili, geniş kabul gören yargıların da, modern bir değerler sistemine oturduğu açık. Cumhuriyet döneminin fırka ve devletle yakın ilişkiler içinde kurulan ilk yardımsever kuruluşu Yardımsevenler Derneği'nin görüş ve faaliyetlerine büyük yer ayıran Kadın dergisinin işlediği en önemli temalardan biri, dilenciliğin "ruh düşkünlüğünün en bariz sembolü" olduğu (5 Nisan 1947). Dilenciye sadaka vermenin verenin de cezalandırılmasını gerektirecek kadar önemli bir suç olduğu fikri de, gazete yazarları tarafından sık sık işleniyor.5

Tabii dilencilere karşı bu tavrın Cumhuriyet devletiyle birlikte ortaya çıktığını söylemek mümkün değil. Osmanlı döneminin neredeyse tamamında dilenciliği zapturapta almak üzere çeşitli önlemler alınmış olduğunu biliyoruz. Mesela, 17. yüzyılda, "Dilenciler Başbuğu" adında, Yeniçeri Ağalığına bağlı bir memuriyet var ve başvuruları değerlendirerek dilenmek isteyenlere dilencilik belgesi veriyor. Belgesi olmadan dilenenler ise yakalanıyor ve İstanbullu olanlar hapse atılırken taşralılar memleketlerine yollanıyor. 18. yüzyıl ortalarına ait de, sağlıklı oldukları halde dilencilik yapan 43 kişinin bir kayığa konularak İzmit'e gönderildiklerine ve çeşitli işlerde kullanılmak üzere çiftçi ve zanaatkârların yanına verildiklerine, kaçmamaları için de tedbir alındığına dair bir bilgi var (Yıldırım, 1996: 13-14).

Ama 19. yüzyılın ikinci yarısında, önlemlerin niteliğinde bir değişme görülüyor. Mesela, 5 Ekim 1877 tarihli "Vilayat Belediye Kanunu"nda, çalışamayacak durumda olan dilencilerin geçimlerinin başka türlü temin edilmesi ve dilenciliğin yavaş yavaş ortadan kalkması için belediye idarelerini görevlendiren bir madde var. "Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesi"nin 7 Eylül 1886 tarihli toplantısında ise, eski sultanların tabhane ve gurabahabe adıyla acizler için hayır kurumları tesis ettikleri, ama artık bunların güncel ihtiyaçları karşılamadıkları, dilenciliğin durmadan arttığı, bununla ilgili olarak İstanbul'a başka yerlerden gelerek dilencilik yapanların toplanıp memleketlerine gönderilmeleri, İstanbul'da dilenciliğin yasaklanması ve çalışamayacak durumda olan kimsesizlerin bakımını üstlenecek bir hayır kurumu oluşturulması yönünde bir karar alınmış. Bu doğrultuda, 1890 tarihinde Darülaceze'nin inşası kararlaştırılmış ve kurum 1896 tarihinde resmen açılmış. Darülacezenin açılışıyla birlikte, "Teseülün Men'ine Dair Nizamname" (Dilenciliğin Yasaklanmasına Dair Yönetmelik) de yürürlüğe girmiş ve dilenci toplama, şehir dışına atma veya zorla Darülaceze'ye kapatma gibi uygulamalar daha ciddiyetle uygulanmaya başlanmışlar. Bu gelişmelerin, 19. yüzyılda, Fransa'da, depots de mendicité adıyla, dilencileri barındırmak üzere oluşturulan kurumlardan ve bu kurumların bulunduğu şehirlerde dilenciliğin yasaklanmasından ilham aldığı düşünülüyor (Yıldırım, 1996: 14-18, 24). Ama Darülaceze'nin 16. yüzyıldan beri Avrupa'da faaliyet gösteren ve hastane-yetimhane-sığınak-yoksulların çalıştırıldığı atelye işlevlerinin hepsini birarada yürüten, hopital denilen ama tabii sadece hastane olmayan kurumlarla da bir benzerliği var.

Cumhuriyet döneminde, dilenciliği aşağılayan modern görüş, Osmanlı döneminden kalma yöntemlerle uygulamaya yansıyor.6 Aydın kesim, bol bol, "fakir ama onurlu yoksul, yani asıl yardım edilmesi gereken yoksulla katiyen yardım edilmemesi gereken dilenci" karşılaştırması yaparken, devlet yetkilileri de dilencileri toplayıp şehir dışına sevk etmekle meşgul oluyorlar: "On günde 200'den fazla dilenci toplandı. Aciz ve malul İstanbullular Darülaceze'ye alınacaklar. Fakat sağlam olup dilenciliği sanat haline getirenler hakkında takibat yapılacak, taşralı olanlar memleketlerine gönderilecektir"7 gibi haberlerin sürüp gitmesinden, önlemlerin pek de etkili olmadığı sonucu çıkarılabilir.

Sakatlık da, daha çok, iğrenç dilencilerin geçim kapısı olarak kullandıkları bir şey olarak gündeme geliyor ve bunu yapanların yalnız sınır dışına değil Darülaceze'ye sevkleri de, 23 Eylül 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki "150 dilenci kamyonlara doldurularak Darülaceze'ye götürüldü" haberine yansıdığı şekliyle, toplanıp kamyonlara doldurularak, zorla gerçekleştiriliyor. İstanbullu, sadece İstanbullu, sakat dilencilerin Darülaceze'de bakılması öngörülüyor, ama bunların kuruma başvurup kabul görmelerinin gerekleriyle ya da kurumun imkânlarının bunların tamamına hizmet vermeye yetip yetmeyeceği pek tartışılmıyor.

Darülaceze, Cumhuriyet döneminin genel olarak yoksullara yönelik faaliyet gösteren tek kuruluşu, "İstanbul'un, hatta Türkiye'nin biricik şefkat müessesesi" (Cumhuriyet, 23 Ocak 1950). Başlangıçta Dahiliye Nezareti, yani İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan Darülaceze, Cumhuriyet'ten sonra önce Sıhhiye Vekaletine, yani Sağlık Bakanlığına, sonra da İstanbul Belediyesine bağlanıyor, ama mülhak bütçeyle çalışıyor. Eğlence yerlerinin gelirlerinden ve şehir hatları vapur seferlerinden ayrılan paylar kurumun en önemli gelir kaynağını oluşturuyor, ama tek parti döneminde kurumun bu gelirleri tahsilde zorlandığına dair haberler gazetelere yansıyor (mesela, Cumhuriyet, 13 ve 17 Şubat 1930). Darülaceze'nin kuruluşundan bugüne kadar 30.000'i çocuk olmak üzere 100.000 kişiyi barındırdığı, bugün kurumda yaşayan 650 kişi olduğu söyleniyor.8 1930'larda ve 1940'larda kurumda barınanların sayısının çok artığı, kurumun kreş müstesna 1000 kişiyi bünyesinde barındırdığı, polisler ve bekçilerin her gün bir iki terkedilmiş çocuk getirdikleri kreşte bebeklerin beşiklere üçer üçer yatırıldıkları gazetelere haber oluyor (Tan 4 ve 29 Mart 1943). Bütün bunlara rağmen, zaman zaman, tek parti dönemi yetkililerinin artık Darülaceze'nin bir himaye müessesesi olmaktan çıkıp bir yetiştirme yurdu haline gelmiş olmasından, atelye faaliyetlerinin genişleyip belediye siparişlerine cevap verir ve gelir getirir hale gelmiş olmasından duydukları memnuniyet de gazetelere yansıyor (Tan, 7 Temmuz 1944).

Cumhuriyet döneminin tamamında Darülaceze ayarında bir resmî kurum oluşturulmuş değil. Sosyal yardım konusu bir gönüllü girişim işi olarak görülmüş. Ama yoksullukla mücadelede sorumluluk üstlenen gönüllü kuruluşların, bizim anladığımız anlamda sivil toplum kuruluşları oldukları söylenemez. Bunlar, hükümet olmasa bile CHF ileri gelenlerinin inisiyatifiyle kurulmuş, devlet kontrolünde faaliyet gösteren, bir kısmı devletten farklı ölçülerde bir miktar mali destek alan ama faaliyetlerinin kamu kaynaklarından finanse edilmesi gibi bir anlayışla iş görmeyen girişimler. Bunların arasında üç tanesi çok önemli. Bunlar için, "Cumhuriyet döneminin gönüllülük esasıyla yola çıkan, devlet politikasına yardımcı olmayı amaçlayan üç kardeş kuruluş, işleyiş, hizmetler, örgüt yapısı ve yaşamıyla istikrarlı bir tablo çizmiştir" deniliyor (Çavuşoğlu, 1997:11). Bunlardan biri, Osmanlı döneminde, 1868'de Osmanlı Mecruhini Askeriye İane Cemiyeti olarak kurulan Kızılay. 1877'de Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'ne, 1923'te Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti'ne, 1935'te Türkiye Kızılay Cemiyeti'ne, nihayet 1947'de Türkiye Kızılay Derneği'ne dönüşmüş. Görevleri savaş halleri ve askerin ihtiyaçları vurgusuyla tanımlanmış, doğal afet durumlarıyla da ilgilenmesi düşünülmüş, ama yoksul yardımı konusunda da belirli bir rol oynamış bir dernek.

İkincisi, Çocuk Esirgeme Kurumu. 1921 yılında, Ankara'da Hakimiyeti Milliye gazetesinde toplanan 10 arkadaşın kendi aralarında topladıkları 20 lira sermaye ile, Himaye-i Etfal Cemiyeti adıyla doğmuş. Daha önceleri de, 1908'de kurulan Kırklareli Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1917'de İstanbul'da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti gibi çocuklarla ilgilenen gönüllü kuruluşlar var, ama Ankara'da 1921'de kurulan ilk ulusal cemiyet oluyor. Kuruluş amacı belirtilirken, "şehit dul ve yetimlerine yardım işi devlete bırakılmamalı" fikri işleniyor. Kurucular ve merkez kurulunda yer alanlar listesinde isimleri olan 21 kişiden 19'u milletvekili (Çavuşoğlu, 1996:11). Üç kardeşin üçüncüsü ise, bir yardım kuruluşu değil, ama, biraz sonra tartışılacağı gibi, öteki iki kardeşiyle halktan yardım toplama konusunda rekabet etmiş ve çok da başarılı olmuş bir kuruluş: Türk Hava Kurumu.

Bunların yanında, gene CHF ileri gelenlerinin inisiyatifiyle kurulmuş, ama uzun süre onlar gibi kamu kaynaklarından kanunla ayrılmış paylardan yararlanmayan Yardım Sevenler Derneği var. Erken Cumhuriyet'in resmî yaklaşımı içinde, kadınların sefaleti de biraz, ama çok fazla değil, ilgi uyandırıyor ve gönüllü kuruluşların burada da bir miktar etkili olmaları bekleniyor. Ama kadın yoksulluğuna çare bulma gerekliliğinin kabulü, önemli ölçüde, bunun çocuklara ulaşıp onlar için birşeyler yapabilmek için elzem olduğunun düşünülmesinden kaynaklanıyor. Bu, mesela, Himaye-i Etfal Cemiyeti başkanı Kırklareli milletvekili Fuat Umay'ın, Ankara'daki kadınlara bir kadın derneği kurmaları için yaptığı çağrıya çok net bir biçimde yansıyor. Türkiye Yardım Sevenler Derneği, bu çağrı doğrultusunda, "manen ve maddeten durumu iyi olmayan kadınlarımızı" korumanın bir görev olduğu, "anaya yapılan yardımların çocuğa da ulaşacağı" bilinciyle, 1928'de kuruluyor (Yardım Sevenler Derneği, 1999: 11). Açılışında söylenen nutuklarda da, bol bol, "şehit emanetleri"nden sözediliyor. Yardım Sevenler Derneği, "Aziz Atatürk'ün tesis etmiş oldukları bir gelenek olarak" TC Cumhurbaşkanlarının koruyucu başkanlığında görev yapan Kızılay, Himaye-i Etfal/Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Hava Kurumu gibi bir gönüllü kuruluş. Gene de, bu kardeşin devlet veya Fırka STK'larından farklı olarak, gelirleri teminat altına alınmış değil. Çeşitli devlet yardımları ve desteklerine mazhar oluyorlar, ama, Fahri Korutürk'ün Gazi Kupası adında düzenlenen her türlü spor müsabakasından sağlanan gelirlerin bir bölümüyle bir sosyal fon oluşturulmasını ve bu fonun dört gönüllü kuruluşun arasında paylaşılmasını "emir ve müsadelerine" kadar, kamu gelirlerinden garantili bir payları yok (Yardım Sevenler Derneği, 1999: 43). Bu da, tek parti döneminde, özellikle çocuk yoksulluğunu kontrol altında tutmaya yönelik çabalarla dolaylı ilişkisi sebebiyle bir miktar ciddiye alınan kadınlara yardım faaliyetlerine verilen önemin sınırlarının bir göstergesi sayılabilir.

Ama Yardım Sevenler Derneği'nin, başından itibaren, ötekilerden daha açık bir biçimde bir çağdaşlaşma misyonuyla hareket ettiği görülebiliyor. Dernek mensupları, geleneksel dinî yaklaşımlardan farklı modern bir yardım anlayışına sahip olduklarını, bu farkın da, herşeyden önce, "emek karşılığı yardım" fikrine dayandığını ifade ediyorlar. Dolayısıyla, derneğin en önemli faaliyetlerinden olan, yoksul kadınların çalıştırıldığı atelyeler, yoksul kadınlara ekonomik destek sağlamanın yanı sıra onların çalışarak topluma katılmalarını sağlamaya ve bugün "sosyal güçlendirme" dediğimiz bir amaca da hizmet etmeye çalışmışlar. Devletten öteki üç gönüllü kuruluş gibi bir mali destek görmemelerine rağmen, farklı biçimlerde devlet desteğinden yararlanmışlar. Mesela, Milli Savunma Bakanlığı ile yapılan bir anlaşmayla, atelyelerinde orduya çorap imal etmişler.

Tabii bütün bu faaliyetler, resmî ideoloji doğrultusunda ve resmî ideolojinin yayılmasına hizmet amacının önemi gözardı edilmeden yapılmış. Buna paralel olarak, asli amacı Cumhuriyet kültürünün bütün ülkeye yayılması olan Halkevleri gibi kuruluşların da, bir yan faaliyet olarak sosyal yardımla uğraşmaları öngörülmüş ve bu faaliyet zaman içinde önem kazanmış. Halkevlerinin içtimai yardım komitelerinin sorumluluğu, önce, "halkta sevgi, şefkat ve yardımlaşma duygusu uyandırmak" olarak tanımlanmış, ama bu sorumluluk köyle kaynaşmaları istenen aydınların köylülerin sağlık sorunlarına veya bürokrasiyle ilişkilerinde karşılaştırdıklara sorunlara yardımcı olarak onlardan daha iyi kabul görmelerini sağlamak gibi bir amaçla da birleşmiş (Simşek, 2002) . Halkevleri içtimai yardım komitelerinin yoksullukla başetme çabaları ile ilgili olarak ne kadar etkili oldukları epeyce kuşkulu. Ama özellikle Cumhuriyet gazetesinde, kimsesiz kızlar yurdu yapılması için Vilayete teklif götürdükleri (1 Temmuz 1932), Edirne'de 20 kadar kimsesiz kızla dul kadını çalıştırdıkları ve barındırdıkları üstü yurt altı atelye bir müessese kurdukları (1 Mart 1933), Şişli Halkevinin muhitindeki 300 aileye kömür ve erzak dağıttığı (26 Ocak 1942) gibi haberlere rastlanıyor.

Bu haber değeri taşıyan yardımların durumunda bile, yardım verilen kişilerin sayısı ve yardım miktarı sorunun boyutlarının yanında epeyce gayrı ciddi kalıyor. Tek parti döneminde, herkesin, hiç tartışmasız, yardımı hakettiklerini düşündükleri kimsesiz çocuklarla ilgili olarak bile, durum değişmiyor. Kathryn Libal (2003), bu konuda yazdığı makalede, kimsesiz çocuk sorununa verilen önemi, Cumhuriyet ideolojisi içinde çocuğun toplumun geleceği ve bu geleceğin mimarı olarak görülmesine bağlıyor. Kuşkusuz, bunun çocuk yoksulluğunun çok tartışılan bir konu olmasında belirli bir rolü var. Ama burada çocuk yoksulluğunun kabahatını çocuğun üstüne atmanın imkânsız oluşunun ve kimsesiz çocukların sefaleti karşısında inkâr mekanizmalarının işlemeyişinin de rol oynadığı söylenebilir. Buna rağmen, korunmaya muhtaç çocukların "devlet işi" olduğunu kabul eden 5387 sayılı kanun, ancak 1949'da, tek parti döneminden sonra yürürlüğe giriyor. O zamana kadar, "şehit yetimlerini" ortada bırakmanın vebalinin bile, devlete değil, topluma ve özellikle zenginlerimize ait olduğu neredeyse tartışmasız kabul ediliyor.

Şehit yetimi olmayan çocukların durumu ise iyice zor. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren, İstanbul'da "metruk" çocukların sayısındaki artış, kamuoyunu epeyce meşgul ediyor. Bu bağlamda önemle tartışılan bir konu şu: Darülaceze anası babası olan çocukları, aile ne kadar zor durumda olursa olsun, kesinlikle kabul etmiyor. Bu yüzden, çaresizlik içinde bazı insanlar çocuklarını, bulunup Darülaceze'ye götürülecekleri umuduyla, sokağa bırakıyorlar. Çocuklar bulunduğunda ise, çoğu zaman vakit çok geç oluyor. Bebekler canlı olarak kuruma getirilseler bile, önemli bir kısmı yaşatılamıyor. 1920'lerde, bununla ilgili önlem alınması gerektiğini düşünenler var. Mesela Himaye-i Etfal İstanbul şubesi reisi ve Sıvas mebusu Şemseddin Bey, müessesenin asri memleketlerdeki gibi çalışması için şöyle bir şey öneriyor: Çocuğu bırakan yüzü kapalı gelecek, çocuğu kapının önündeki bir teraziye bırakacak, bebeğin ağırlığıyla önüne bir marka düşecek, üstünde bu markadaki numaranın aynısı bulunan başka bir marka da bebeğe verilecek ve aile, ilerde isterse, bu markayla gelip çocuğu görebilecek veya geri alabilecek. Çocuğun aileyle yeniden buluşmasına imkân veren marka sistemi hariç, buna benzer bir yöntemin Floransa'da, şimdi UNICEF'in merkezi olan ve Avrupa'nın ilk yetimhanesi olduğu söylenen bir kurumda 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uygulandığını biliyoruz. Ama bu gerçekten insani önerinin, elindeki çocuklarla başedecek gücü olmayan Darülaceze'nin durumunda uygulanabilir olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla, 1940'larda gerçekten çocuğuna bakmasına imkân olmayan insanların yürek paralayıcı hikâyeleri gazetelere konu olmaya (mesela Tan, 26 Mayıs 1937), akıllarının başlarında olduğu kesin ama yüreklerinin nerede olduğu pek belli olmayan yazarlar "sorumsuz ana babanın çocuğunun sorumluluğunu kesinlikle hayır kurumları üstlenmemeli" diye yazmaya ve Darülaceze'ye çok geç ulaşan "metruk çocuklar" da ölmeye devam ediyorlar. Bu durumun, 1949'da korunmaya muhtaç çocukların "devlet işi" olduğunu kabul eden 5387 sayılı kanun yürürlüğe girdikten sonra da devam ettiğini, 1955 yılında İstanbul valisinin Darülaceze'deki çok yüksek çocuk ölümü oranlarını tahkik etmek üzere kuruma gitmesi ve yüzde yirmi beşe varan bu oranın sokağa bırakıldıktan sonra kuruma getirilen çocuklar arasındaki ölüm oranı olduğunu öğrenmesinden anlıyoruz (Tan, 27 Şubat 1955).

Bebek ölümleri karşısındaki bu güçsüzlük, mekteplerdeki çocukların bile aç kalmalarının önlenememesinde de kendini gösteriyor. Devletin ve Fırka STK'larının bu konudaki aczi, bazı gönüllü girişimlerinin küçümsenemeyecek işler yapmalarına yol açıyor. Mesela, yerel "himaye cemiyetleri" özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında, en azından mektepli yoksul çocukların bir kısmının karnını bir ölçüde doyurmayı başarıyorlar. 1920'lerin sonunda 1940'ların ikinci yarısına kadar, gazetelerde çıkan himaye cemiyetleri ile ilgili haberler izlendiğinde, bu örgütlerin bu süre içinde bir miktar nitelik değiştirdiklerini söylemek mümkün görünüyor. Dönemin başında, daha çok, çeşitli şehirlerde, sayıları on ila yirmi arasında değişen "fakir yavruyu yeknesak bir biçimde giydiren" yerel himaye cemiyetlerini öven ve genellikle başlarındaki subay kasketine benzer bir kasketle bir örnek kıyafetleri tamamlanmış, oğlan çocuklarının fotoğraflarıyla birlikte verilen haberlere rastlanıyor. Zaman içinde, himaye cemiyetlerinin daha çok okul aile birlikleri şeklinde, öğrenci velilerinden oluşan bir örgütlenmeye dönüştükleri ve yoksul talebeye yalnız giyecek değil, okul malzemesi ve öğle yemeği de temin etmekte de başarılı oldukları görülüyor. Mesela, 28 Eylül 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "ilk mekteplerde talebe velilerinden teşkil edecek himaye komiteleri kurulacaktır" diye bir habere rastlanıyor. Haberde, bir önceki yıl bu tür komitelerin gayet başarılı olduklarının görüldüğüne ve sağladıkları yardımın yanı sıra, talebe velileri ile talebe arasında bir yakınlık oluşmasına yol açtıklarına değinilerek, "zaten bu yakınlıktır ki devlet gözünün görmediği kimsesizleri görerek kurtarmaktadır" deniliyor. Savaş yıllarında ise, mektep himaye cemiyetlerinin gerçekten ciddi bir çocuk açlığıyla başetme çabası içinde oldukları haberlere yansıyor. Ama 25 Nisan 1943'te Tan gazetesinin bu konuda yayınladığı bir dosya, çok iyi çalışan bu kurumun bile soruna çare bulmakta ne kadar yetersiz kaldığını açıkça ortaya koyuyor. Dosyada, himaye cemiyetlerinin velilerden, verilen müsamerelerden ve hamiyetli vatandaşlardan sağladıkları gelirin hiçbir mektepte ayda 100 liranın altına düşmediği, 200 liranın da üstüne çıkmadığı söyleniyor. Ama mektepler arası paylaşım olmadığı için, hem geliri az hem yoksul öğrencisi çok mekteplerin çok zorlandıkları, bazı semtlerde çocuklara sadece bulgur çorbası ve kuru üzüm verilebildiğini, bunun çoğu zaman çocuğun yediği tek sıcak yemek olduğu, buna rağmen haftada üç gün yemek verilmediği belirtiliyor. Oysa zengin semtlerde çocuklara yumurta ve tahin pekmez gibi kuvvetli gıdaların, Pazar günü hariç her gün verilebildiği ifade ediliyor. Orta okullarda ise, durumun çok daha vahim olduğu, himaye cemiyetleri bu okullarda etkili olmadığı için sadece Kızılay'ın, haftanın üç günü, yoksul talebenin çok azına verebildiği yetersiz gıdalarla yetinilmek zorunda kalındığı da belirtiliyor.

O yıllarda sayılarının 6000 olduğu söylenen İstanbul'daki sokak çocukları bütün bu yardım mekanizmalarının dışında. Onlarla ilgili olarak, tecrit stratejisinin, hem kategorizasyon ve istatistiklere hapsetme anlamında, hem de fiziksel olarak gözönünden kaldırma biçiminde gündeme geldiğini görüyoruz. Mesela, ilk aylarında İstanbul sokaklarında yirmiden fazla sokak çocuğunun donarak öldüğü 1943 başında, Çocuk Esirgeme Kurumu'nun İstanbul zabıtasıyla elele verip, "bir tanesini elden kaçırmamak suretiyle" çok geniş kapsamlı bir serseri çocuk sayımı yaptıklarını ve bunları bir tasnife tâbi tuttuklarına ve bunun büyük bir gizlilik içinde yapıldığına dair, insanı biraz ürküten, haberlere rastlanıyor (Tan, 2 Nisan ve 25 Nisan 1943).

Tasnifin aşağı yukarı şöyle olduğu anlaşılıyor: Bu çocuklarının çok küçük bir kısmı, ebeveynlerinden üç-beş lira karşılığında satın alınıp dilendirilmek üzere İstanbul'a getirilenlerden oluşur. Bu istisnai grubun dışında, yüzde 70'inin babaları da serseridir ve sokaklarda doğup büyümüşlerdir; yüzde 30 kadarı ise, "evden düşme"dir, önce sırtlarında küfe veya boyunlarında karamela kutusuyla hayatlarını kazanmaya çalışırlar, sonra serserilere karışıp serseri olurlar. Eğer birkaç ay içinde bulunup bu muhitten ayrılabilirse kurtulmaları ihtimali var, üç-beş ay geçtikten sonra "serserilik mikrobu ile aşılanmakta ve artık cemiyet hayatından zevk almamaktadırlar" (Tan, 2 Nisan 1943). Bu arada, çocuk serserilerin en zor serserilik vakası oldukları çünkü yakalanmalarının çok güç olduğu bildiriliyor. Nitekim, İstanbul'da on ay içinde 1290 çocuk yakalanmış, bir kısmı memleketlerine gönderilmiş, bir kısmı da Darülaceze'ye veya aile yanına verilmiş, fakat hepsi muhtelif yollarla eski serseriliklerine dönmüşler. Bu tasnif ve tespitlerin, sokak çocukları sorunuyla ilgili yeni bir yaklaşıma yol açmadığını ve dilencilere uygulanan ata yadigârı toplayıp şehir dışına atma yöntemine başvurulmuş olduğunu, daha sonraki aylarda gazetelere yansıyan haberlerden anlıyoruz. Mesela 11 Ağustos 1943 tarihli Tan gazetesinde, "Başıboş çocuklar ne olacak? 5000 çocuğu Anadolu'ya dağıtmakla bu iş hallolacak mı?" diye soruluyor.9

Başıboş veya başıboş olmayan çocuk sefaleti manzaraları karşısında yükselen "merhamet" "yardım" feryatları sonucu hayırseverlerden gelen bağışların miktarı da çoğu zaman gülünç derecede düşük oluyor. Mesela, 1929'da, Cumhuriyet'in günlerce süren "İstanbul'da 6000 çocuk aç" feryatları arasında, Kızılay'ın 2500 çocuğa haftada üç gün birer dilim ekmek ve bir parça peynir veya helva verebildiğini öğreniyoruz. Bu yardım da, büyük ölçüde belediye memurlarının aralarında toplayıp aç yavruları doyurmak üzere Kızılay'a verdikleri 2500 lira sayesinde başlayabiliyor (Cumhuriyet, 9 ve 10 Kanunusani 1929). Ondan sonra, 10 liralık, 25 liralık, 50 liralık bağışlar gazetelerde bağış sahibine teşekkür edilerek, haber yapılıyor. Bir paşa hanımdan gelen ve kocasından kalan maaşın bir yıllık miktarını (350 lira) bulan bağış gibi bağışlar ise gerçekten istisna niteliğinde (Cumhuriyet, 13 Kanunusani 1929). Yıllar ilerledikçe hem Kızılay'a hem Çocuk Esirgeme Kurumu'na yapılan bağışların miktarı daha da azalıyor. Yani ihtiyaçların artışıyla kaynaklar arasındaki fark giderek büyüyor.

Solcu muhalifler arasında, gönüllü kuruluşlara yapılan bağışların kapitalistlerin hükümet yetkililerine yaranıp çıkar sağlamak amacıyla kullanıldıklarına dair bir fikre rağbet edenler olduğu anlaşılıyor. Mesela, Reşat Enis'in Afrodit Buhranında Kadın adlı, proleteryanın sefaleti ve kapitalistlerin zulmünü anlatan, okuyucunun arada bir 19. yüzyıl Avrupası'nda mı 1930'ların Türkiyesi'nde mi olduğunu biraz şaşırdığı, "sosyalist gerçekçi" romanında bu konuya değiniliyor. Gerçekten de, CHF ileri gelenlerinin açtığı "zengini fakire yardıma teşvik" kampanyalarının ne kadar gönüllü ne kadar zorunlu kampanyalar olduğu, zaman zaman, zor anlaşılır bir nitelik taşıyabiliyor ve yardımın tamamen gönüllü olduğu yönünde açıklamalar yapılması gerekiyor.10 Ama siyasi otoriteyi gönüllü yardımla etkilemeye çalışan bağışçıların ilk tercihlerinin, Kızılay veya Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan çok, kardeş gönüllü kuruluş Türk Hava Kurumu olması kuvvetle muhtemel. Mesela, "serbest mühendis ve müteahhitlik yapmakta ve Anadolu'da birçok inşaat ve yol işleri başarmakta" olduğu bildirilen "Abdurrahman Naci adında bir vatan çocuğu" Türk Hava Kurumu'na 120.000 lira bağışlıyor ve "ben vatan vazifemi yaptım" diyor (Tan, 31 Mayıs 1935). Muhtemelen müşteri kızıştırma gayreti içindeki gazeteciler, Abdurrahman Naci Bey'in kardeşi, gene müteahhitlik yapan Nuri Bey'in Kuruma 200.000 lira bağış yapmaya hazırlandığını bildiriyorlar. Fakat Nuri Bey, "Keşke olsa da 500.000 lira versem. Ama son günlerde Sivas-Erzurum demiryolu inşaatını aldım ve bu hat için bir kaç milyon tenzilat yaptım. Bu da bir vatan millet işidir." diyerek haberi yalanlıyor (Tan, 5 Haziran 1935). Bu arada, Hava Kurumu'na yapılan bağışların arttığı, Tramvay Sosyetesi İşçilerinin de 60.000 lira verecekleri haber oluyor (Tan, 13 Haziran 1935). Bu son miktarın, şirketin ceza sandığında biriken ve şirketin işçiler yararına kullanmadığından kuşku duyulan miktar olması ve bağış haberini işçilerin şirketin kolunu bükmek için çıkarmış olmaları muhtemel (Tan, 12 Temmuz 1935). Ama tehdidin Kızılay veya Çocuk Esirgeme Kurumu'na değil de Türk Hava Kurumu'na bağış yapma biçiminde ortaya konulmuş olması anlamlı olabilir. İlk iki kardeş kuruluş için bu miktarda bağışların söz konusu olduğu pek yok gibi görünüyor.

Yoksullukla ilgilenen fırka STK'ları bağış toplamakta zorlanır, yoksulluk kriz ve savaş yıllarında durmadan artarken, kamuoyunda devleti bu konuda sorumluluk almaya çağıran seslere pek az rastlanıyor. Bunun yerini, Osmanlı döneminden kalma Topkapı Fıkaraperver Cemiyeti gibi tek tük başarılı bireysel hayır kuruluşlarına yöneltilen övgülerle, zengin utandırma çabaları almış durumda. 1920'lerden başlayarak özellikle çocuklarla ilgili sefalet haberlerinin ardından yükselen bu mealde feryatlar, tek parti döneminin sonuna kadar sürüyor: "Ey sıcak yemek salonlarında karınlarını doyuranlar, Türk yavrularına merhamet ediniz" (Cumhuriyet, 10 Kanunusani 1929), "Soruyoruz: İstanbul mekteplerinde 6000 tane aç çocuk var, bunlara yardım edecek sekiz on müessese, birkaç hayırperver zengin yok mu?" (Cumhuriyet, 18 Kanunusani 1929), "Bir saatte keyifleri için avuç dolusu para harcamayı hiç sayan insanlar eğer senede bir defa o gün harcadıklarının onda birini şu müesseseye (Topkapı Fıkaraperver Cemiyeti) götürselerdi Topkapı'da yardım görmeyen bir tek fıkara kalmazdı" (Tan, 8 Ocak 1942).

Devletçi dönemimizde, "sekiz on müessesenin" veya "bir kaç hayırperver zenginin", 6000 aç çocuğun kaderini bir miktar değiştirebileceği inancıyla tekrarlanan bu suçlama ve taleplerin, devlet bütçesinin kullanımına yönelik olarak dile getirilmemesini nasıl yorumlamak lazım? Doğal olarak, durumu normalleştirmek için, "devlet bütçesinin sınırları" ve "tamtakır hazine kavramları" kullanılarak geliştirilen açıklamalara başvurulabilir. Tek parti döneminde, kaynakların kıt olduğu da, tartışılmaz bir gerçek. Ama burada söz konusu olan kaynakların kıtlığı değil, kıt kaynakların kullanımındaki öncelikler ve öncelikler sıralamasında aç çocukların yeri.

Ben, bunu açıklamak için, öncelikler sıralamasının ilk saflarında neler olduğuna bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Tek parti döneminde, özellikle korkunç yoksulluk yılları olan 1940'ların başında, "çalışan yoksullar"ın durumlarının gerçekten çok ciddi olduğu anlaşılıyor. Mesela bu yıllarda, "80 kuruş gündelikle ev geçindiren, çocuk okutan, alil paralarına ilaç parası yetiştiren işçi kadınlar" olduğunu ortaya koyan (Tan, 8 Haziran 1935) , fabrikalarda çalışanların (Tan 22 Haziran 1935) veya ziraat işçilerinin (Tan, 18 Kasım 1936) durumlarını soyal politika önlemleri gerektiren bir durum olarak yansıtan röportajlara rastlanıyor. Hükümetin, hayatını çalışarak kazanmak durumunda olan ama iş olmaması, düzensiz olması veya ücretlerin çok düşük olması yüzünden bunu yapamayanların durumunu pek ciddiye aldığı söylenemez. Ama devlet memurlarının bu duruma bir istisna oluşturduklarını, onların geçim sıkıntılarının resmî makamlarca ciddiye alınıp bu gruba destek sağlanması için gayret sarfedildiğini görebiliyoruz. Memur sefaleti, toplumsal olarak kabul edilmez bir şey olarak görülüyor ve bu defa gönüllülere seslenilmeden, kamu kaynakları kullanılarak hafifletilmeye çalışıyor. 1940'larda, "çalışan yoksullarla" ilgili bu çifte standartlara dayanan politikalara karşı tavır alanlar oluyor. Mesela, Zekeriya Sertel'in, Tan gazetesindeki başyazılarında, dar gelirli olduğu için muhtaç duruma düşmüş vatandaşlarımızın memurlardan ibaret olmadığını ifade ettiğini ve devlet memurunun vekar ve haysiyetini koruma çabalarının yanı sıra üzerlerinde durulması gereken başka durumlara da dikkat çektiğini görüyoruz (Tan, 7 Ocak 1942 ve 16 Ocak 1942). Bu bağlamda, İstanbul Ticaret Odası'na dayanan bazı araştırmalara göre 1939'dan beri hayat pahalılığının yüzde 50 arttığı, memur maaşlarındaki artışın yüzde 15-25 arasında olduğu, "hususi müesseselerde çalışan ve ekseriyeti teşkil eden sınıfın" gündeliklerinin ise aynı kadığı şeklinde haberlere rastlanıyor (Tan, 20 Mart 1942).

Gene de, sefalet içindeki memurların görüntüsüyle rezil olmaktan korkan devlet yetkililerinin önceliklerinin nasıl belirlendiği sorusuna cevap aramak için asıl bakılması gereken yer, şehir değil köy gibi görünüyor. Oraya baktığımızda da, 1925'te, bir önceki yılın kamu gelirlerinin yüzde 29'unu oluşturan aşarın kaldırılmasından başlayarak, köylüyü köyde tutmak için alınan önlemlerin tek parti döneminin kurumsal tahayyülünün neredeyse tamamına hâkim olduğunu ve şehir yoksulluğunu bir miktar hafifletmek için alınabilecek önlemlere çok az nakdi kaynak ve zihinsel enerji bıraktıklarını görüyoruz. Bu durumun, Cumhuriyet devletinin kurucuları ve ilk mensuplarının yoksullukla karşılaştıkları ortamın özellikleriyle ilgili olduğu söylenebilir.

Tek parti döneminin "gerçek" yoksulları

Söz konusu karşılaşma, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen Kurtuluş Savaşı'nın ortaklaşa yıkıma sürükledikleri Anadolu köylerinde yer alıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın tam öncesinden 1924'e kadar geçen süre içinde Anadolu nüfusunun yüzde 25 azaldığı, tarım üretiminin de yarı yarıya düştüğü göz önüne alındığında, Kurtuluş Savaşı sırasında ve onu izleyen yıllarda Ankara'da yeni bir devlet kurma çabalarına katılanların karşılaştıkları sefalet manzaralarını tahmin etmek zor olmaz. Dolayısıyla, Cumhuriyet'in kurucuları için yoksulluk, iş ve ekmek peşinde yerini yurdunu terkedip şehre gelmiş ve şehirlilerin başına bela olmuş köylünün değil, köyündeki köylünün, yani nüfusun ezici çoğunluğunun durumuyla tanımlanıyor.

İstatistiklerin ötesinde, elimizde yalnız Anadolu köylerindeki sefaletin boyutlarını değil, ona dışardan bakanlarda uyandırdığı dehşeti ve bu dehşetin ardından gelen duygu ve düşünceleri de mükemmel bir biçimde anlatan fevkalade bir doküman var. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun meşhur Yaban'ından söz ediyorum. Yaban, 1932 yılında yayınlanır yayınlanmaz çok büyük bir ilgi görmüş, erken Cumhuriyet dönemi edebiyatının kuşkusuz en önemli örneği olarak tanınmış, ama belki de edebi yönünden çok sosyal ve siyasi yönüyle tartışılmış bir roman. Yakup Kadri, Cumhuriyet devletinin kurucuları arasında yer alan ve bu kurucuların hassasiyetini paylaşan biri. Bütün bunlar, Yaban'ı Türkiye'de yoksulluğa bakışların tarihiyle ilgili bir çalışma için çok önemli kılıyor.

Bir açıdan, Yakup Kadri'nin yoksullara bakışıyla Batı literatüründe bulduğumuz yüzlerce benzer örnek arasında bir fark yok. Köylünün yoksulluğu, hastalıkla, sakatlıkla, pislikle, duyarsız ve hayvani bir yaşamla özdeştiriliyor ve yoksul, insanlık dışı bir "öteki" olarak resmediliyor. Doğruyu yanlıştan ayırmasına, ahlâklı davranmayı veya sadece kendisi için iyi olanı bilmesine imkân olmayan bir "yaratık"... Bu yaratığı insan olarak görebilmenin yolu "Neden bu böyle?" sorusundan geçiyor. Nitekim Yakup Kadri de, "Eğer bilmiyorsa kabahat kimin?" diye soruyor. Kendi sorusuna verdiği cevap şöyle: "Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardır herkesten, herşeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları her yanından örülü bir zindan gibi mahpus kalmıştır" ( 1932: 181).

İlk bakışta, bu şekilde kendini suçlamak, yoksulu suçlamaktan daha insani bir tavır gibi görünebilir. Öte yandan, "kabahat onun değil" demek, birini insan yerine koymaya yetmiyor, hatta bazen insan ilişkilerinin mantığıyla çelişebiliyor. Nitekim Yakup Kadri, kızamadığı ama varlıklarından fena halde rahatsız olduğu köylüler hakkında şöyle bir şey yazabiliyor: "Sizi gökten melekler inse kurtaramaz. Çünkü sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır" (1932:151). "Kendinizi kurtarmanıza yardımcı olmak" değil, "sizi sizden kurtarmak"...

Aslında, yoksulu kendinden kurtarmak üzere dönüştürmek fikri, Batı literatüründeki yoksulluk tartışmaları içinde de sık sık rastlanılan bir tema. Nitekim, yoksulu sert bir disipline tâbi tutarak eğitmek, 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Hıristiyan dünyasındaki pek çok hayır kurumunun işleyişini belirleyen önemli bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Cumhuriyet dönemi yardımseverlerinin söylemi içinde, onların da böyle bir yaklaşıma pek soğuk bakmayabileceklerini gösteren bazı özellikler yok değil. Ama yoksulluk memleketin köylü çoğunluğunun durumu olunca, yardımseverin sert öğretmen rolünü üstlenmesi söz konusu olamıyor. Onun yerine, yoksulluğu azaltmak için bir şeyler yapması gerekenlerin duyduğu suçluluk, hastalıklı bir biçim almaya başlıyor.

Erken Cumhuriyet dönemi ileri gelenlerinin köylülükle ilişkileri gerçekten pek sağlıklı değil. Sağlıklı değil çünkü, aynı anda, hem müthiş bir kaçıp saklanma ve yoksul köylüyle bir daha hiç karşılaşmama içgüdüsünü, hem de gerçeküstü bir övme ve yaltaklanma eğilimini yansıtıyor. Bizim çocukluğumuzun meşhur şarkısı, "Orada bir köy var uzakta / Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür", ideal durumu yansıtıyor: Bizim olarak orada kalsın, aman gözümüze gözükmesin... Ama köy göze gözükmediği ölçüde, gittikçe daha tuhaf bir biçim alan övgülerin ve yüceltmelerin konusu haline geliyor. "Edalı işveli köylü güzellerinin" insana "kaçırıp telli duvaklarına altın saçma" isteği vererek dolaştığı bir cennet halinde türkülere konu olmaya başlıyor. Köylünün yalnız insaniyeti değil, kılık kıyafetinin zevki de övülüyor. Mesela, Kadın dergisinde, bakır bakraçların güzelliğini köylülere benzeterek anlatan bir yazıda şunları okuyoruz: "Biz dibi delik veya hemen delinecek insanlar ve meseleler için onu ihmal ederiz, ona karşı ne kadar kayıtsızız. Fakat o asil ve sevimli, insanların halisi bizi hiç yüzler mi. Ona döndüğümüz zaman yani ihtiyacımız olduğumuz zaman, bize kolları açık, ekmeği ve çorbası hazırdır. Süslü hali de pek cana yakın pek tatlıdır, bilir misiniz bilmem? Mavi cam düğmeli turuncuya bakan sarı mintanı, kasketinin güneşliği yana giyilmiş, rengarek eldivenleri, çorapları ve heybesiyle ne kadar has ve sahicidir" (8 Mart 1947).

Bu "sahiciliğin", Yakup Kadri'nin anlattığı sahiciliğin etkisiyle kendini can havliyle köylüden mümkün olduğu kadar uzağa atanların, suçluluk duygularından kurtulmak için uğraşırken gördükleri halüsinasyonla örtüştüğü söylenebilir. Bunun, yoksullarla birlikte yaşamak için geliştirilen stratejilerden biri olarak inkârın, suçlamaya bulaşmadan ortaya çıktığı bir durum olduğu söylenebilir. Tek parti döneminde sık sık gündeme gelen "pilot projeler"i, mesela 1937 yılında yapılan "ideal Cumhuriyet köyü" planlarını, bu tür bir inkâr startejisinin parçası olarak değerlendirmek mümkün. O günün koşullarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu planlar insana ciddiye alınacak şeyler gibi gelmiyor. Ama Afet İnan'ın, Cumhuriyet'in 50 yıl kutlamaları sırasında, kendisine "bu vesileyle neler yapılmalı?" diye soranlara "bu köyleri kuralım" (Cumhuriyet, 7 Şubat 1974) dediğini hatırlayınca, bu tür hayal oyunlarının Cumhuriyet elitinin en azından bir kısmı tarafından fevkalade ciddiye alınmış olduğunu farkedebiliyoruz.

Ama köy kalkındırma hayallerinin çok önemli olduğu tek parti döneminde en fazla ciddiye alınan şeyin, köylünün köyünden ayrılmasını önleme çabaları olduğu söylenebilir. Bu stratejinin uygulanmasında kullanılan yöntemlerden biri, köylüyü rahat bırakmak gibi görünüyor. Bu bağlamda, aşarın kaldırılması ve köylünün büyük ölçüde vergi dışı bırakılması son derece önemli. Falih Rıfkı Atay, 1950'de yazdığı bir yazıda, buna 25 yıllık bir barış döneminin sağladığı huzur ortamını da ekliyor ve bu ortamda nüfusun iki misli arttığını söylüyor. Ama bu 25 yıl boyunca "köyün gene bir kenarda kaldığını" teslim ediyor (Cumhuriyet, 26 Mart 1950). Zaten yoksullukla ilgili politikalara damgasını vuran tecrit stratejisinin hedeflediği şeyin, tam da köyün bir kenarda kalması ve ortaya çıkıp kendisiyle ilgili fantezilerin tadını kaçırmaması olduğu söylenebilir.

En önemli amaçlarından biri şehirle köyün, aydınla köylünün arasındaki kopukluğun giderilmesi olan, "köyleri yeterince kucaklayamadıkları" görülünce merkezi köyde olan "Halkodaları"na dönüşen Halkevleri'ni de, aynı şeyi doğrudan doğruya eğitim alanında yapmaya çalışan Köy Enstitüleri'ni de, bu hedefe yönelik tecrit çabalarının parçası olarak görmek mümkün. "Kopuklukları aşma" veya "kucaklaşma" gibi kelimeler ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın, endoktrinasyon gayretlerinin ötesinde, ne Halkevleri ne de Köy Enstitüleri'nin köylüyü onun toplumun bütününe entegre olmasını sağlamak amacıyla eğittiğini söylemek imkânsız.

Hiçbir toplumsal sorunun üzerinde "cehalet", hiçbir toplumsal amacın üzerinde "eğitim" kadar çok laf üretilmeyen tek parti döneminde, "köylerde eğitim nasıl olmalıdır?" sorusuna verilen cevap, çoğu zaman fırsat eşitliği vurgusuyla değil, "köyün ihtiyaçları" vurgusuyla formüle ediliyor. Yani, 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin başyazılarından birinde ayrıntılı olarak tartışıldığı gibi, "Kıraat ve imlayı öğrenen her çocuğun ondan sonra okuyacağı dersler, aynı zamanda tarlada tatbikatını göreceği ziraat dersleri olmalıdır" (11 Temmuz 1932). Bu fikrin, 1936'da Köy Enstitüleri'nin kurulmasına yönelik projenin devreye sokulmasıyla ciddi bir uygulama alanı bulduğunu biliyoruz. Ama 1946'da durdurulan Köy Enstitüleri'nden ortaya çok önemli birşeyin kaldığını, bunun da köy yoksulluğuna Yakup Kadri gibi dışardan değil içerden bakan insanlar yetişmesi olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, derme çatma bir Köy Enstitüsü tahsili gördükten sonra kendi köyüne yakın bir köye öğretmen tayin edilen Mahmut Makal'ın tek parti döneminin sonunda, 1950'de yayınlanan Bizim Köy adlı kitabındaki sitemlerin, Yaban'daki kısır kendini suçlamalardan çok daha somut ve anlamlı olduklarını görmemek imkânsız.

Mahmut Makal, kendine yüklenen "köyü kalkındırma", "köylüye ışık götürme" misyonunu son derece ciddiye almıştır. Ama ona bu misyonu yükleyenlerden zerre kadar destek görmez. Yılda iki kere gelen müfettişi dört gözle bekler, onun kendi çalışmalarını eleştireceğini, yönlendireceğini umar ve bu umudu hiç kaybetmez. Ama müfettişten, sadece, okulun içinde olduğu imkânsız durumu dile getiren bir istida vermek üzere kasabaya indiği için azar işitir. Müfettiş gittikten sonra, onunla gelmiş olan milli eğitim memuru toplantı zaptının birinci maddesini yazar: "İzinsiz... kazaya inmek... hakkında"... Sonra azara devam eder: "Yazarsın yazarsın o okul; dersin dersin o okul. Yok işte! Sizin okul için ne bakanlık bütçesinde, ne ilçe bütçesinde tesisat yok. Ne söylenip duruyorsun? Duvarın dibinde okut. Okutmazsan Köylünün yumurtasını ye yat arka üstü." "Ve ikinci maddeyi yazdı" diye bitirir Mahmut Makal: "Eksik okulların.. yapımı.. hakkında.. aydınlatıldı" (1950: 138).

Mahmut Makal, "etrafımızda şöyle biraz neş'e, biraz hareket yaratmak imkânını bulamadık" derken, bu imkânsızlıktan köylüyü değil maddi koşulları mesul tutar. Kesesi elverip de alabildiği gazete, dergi ve kitaplar posta sisteminin korkunç işleyişi yüzünden eline ulaşmaz, bir gramafon veya radyo edinemez, kış sonuna doğru okulda yakacak tezek kalmayınca çocukları okula gelmeye zorlayamaz, hükümet doktoruna çocuk ölümleriyle ilgili yazdığı rapora bir ay sonra gelen cevapta önerilen tedbirleri alması imkânsız olduğu için 100 haneli köyde bir ayda 34 çocuğun ölmesini engelleyemez...

Ama cehaletlerine, kadere boyun eğmişliklerine, batıl itikadlarına rağmen, Bizim Köy'ün sefil köylülerinin insan olduklarından da hiç kimse kuşku duyamaz. Hele onların tesbih böceği gibi büzülmüş, içine kapalı yaşamaya meraklı olduklarını kimse söyleyemez. Mahmut Makal, bir hindi sürüsüyle birlikte yürüye yürüye Ankara'ya gidip hindi satmaya kalkan ve elli beş gün sonra sermayeyi kediye yüklemiş olarak dönen köylülerin hikâyesini anlatırken, "Köylü on kuruş kazanacağını umduğu bir işten on günlük emeğini esirgemez. En uzak yolları göze alır bu uğurda. Daha fazla kâr edeceğine aklı yattı mı bir kaç il aşırı gitmekten çekinmez" diye yazar (1950: 15-16).

Tek parti dönemi boyunca gazetelere yansıyan haberler, siyasetçiler ve orta sınıflar için fevkalade korkutucu olan bu hareketliliği engellemeye yönelik ciddi bir tecrit hareketi sürdürüldüğünü, ama bunun çok da başarılı olamadığını gösteriyorlar. Mesela İstanbul gazetelerinin şehir haberlerinde, taşradan iş bulmak için İstanbul'a gelen kimselerin iş bulamayınca Vilayete başvurup sevklerini istediklerine rastlanıyor ve bununla ilgili olarak Vilayetin Dahiliye Vekaletine yazarak "bunların buralara gelip rezil olmamaları için tedbir niyaz ettiği" bildiriliyor (Cumhuriyet, 19 Ekim 1930). Niyaz edilen tedbirin alınamadığı benzer haberlerin sürmesinden anlaşılıyor. Bu haberlerde, belediye memurlarının günlerinin bir kısmını, İstanbul'a gelip iş bulamayan ve memleketlerine geri gönderilmek isteyenlerin "fakr-u hal ilmühaberlerine" cevap yetiştirmeye çalışarak geçirdikleri bildiriliyor. Tan gazetesi, Anadolu'dan İstanbul'a bu seyyah akınını, gerçekten tüyler ürpetici sefalet manzaralarıyla yayınlıyor (Tan, 29 Aralık 1936). 1940'lardaki haberler ise, Anadolu'dan İstanbul'a göçün daha şiddetli tedbirlerle önlenmeye çalışıldığına işaret ediyor: "İstanbul'a gelenler tahdide tâbi tutulacak. Evvelce gelenlerden ikametlerinde zaruret olmayanlar yerlerine dönmeye mecbur edilecek. İstanbul'a giremeyenlerin Ankara'ya girmelerine de müsade edilmeyecek" (Tan, 20 Ocak 1944).

Tecrit stratejisinin, Cumhuriyet'in kurucularının yoksullarla birlikte varolabilmek için kullandıkları temel strateji olması, yani yoksul köylüyü köyünde tutma politikası, düşük maliyetli bir strateji değil. Yukarda, aşarın kaldırılmasıyla devlet gelirlerinde çok ciddi bir azalmanın göze alındığına değindim. Bunun yanı sıra, tecrit stratejisi, tarım dışı sektörlerde emek arzının her zaman istenilen seviyede olmamasına yol açabiliyor. Nitekim, 1930'lardan itibaren "modern kombinalarda", yani devletin kurduğu sanayi işletmelerinde işçi bulma sorunu çok ciddi bir biçimde hissediliyor ve bununla ilgili yoğun tartışmalar oluyor. Bu tartışmaların bana çok ilginç gelen bir yanı, suçlama dozunun çok düşük olması. İnsan, normal olarak, devlet işletmelerinin verdiği makul ücretler ve işçiye sağladıkları düzgün çalışma ve yaşama koşullarının emek arzını artırmayışı karşısında, Batı'daki yoksulluk tartışmalarının tarihinde çok rastlanan bir "tembellik" ve "nankörlük" söyleminin devreye girmesini bekliyor. Ama Türkiye'de konunun ele alınışına bu tür bir söylem hâkim değil. Sanki işçi ihtiyacı, politika yapanlar için, her zaman daha büyük önem taşıyan bir amacın, köylünün yerinden oynamaması amacının gerisinde kalıyor ve bu yüzden köylünün sanayi işçisi olmaya isteksizlik göstermesi biraz da rahatlatıcı bir şey olarak algılanıyor.

Ama bu isteksizliğin nedenlerini araştıranlar da var. Mesela 1936'da, sonradan Demokrat Partinin kurucuları arasında yer alacak olan Mümtaz Faik Fenik, Kayseri'de kurulan mensucat fabrikasına neden işçi bulunamadığını araştırmak üzere bölgeye gidip hem fabrika yöneticileri hem de işçilerle konuşuyor (Tan, 2 ve 4 Teşrinievvel 1936). Röportajda, sanayi işçiliğine adaptasyonla ilgili birtakım sorunlar ortaya çıkmakla birlikte, ücret düşüklüğünün de önemli bir sorun olduğu görülmekte ve işçilerin "Bak, tayyare kombinası hiç işçi bulma sıkıntısı çekiyor mu?" diye sordukları belirtiliyor. Genel olarak, devlet işletmelerinde, ücret politikasının da işçiye sağlanan imkânların da, işçi ailesini değil bekâr erkek bir işçiyi düşünerek oluşturulduğu, işçinin neredeyse askerlik yapar gibi, ailesinden ayrı bir pansiyon yaşamını kabul etmesinin beklendiği seziliyor. 1939'dan, İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra, işçi bulmanın daha da zorlaştığı ve baskı yöntemleriyle işçi çalıştırma eğiliminin daha da arttığı görülüyor. Burada, iyice kısır bir döngünün ortaya çıktığı sezilebiliyor. Yani, sanayi ve maden işletmelerinde işçilik giderek zorunlu askerlik koşullarını yansıttığı ölçüde, insanların işçi olmaktan kaçınma eğilimleri artıyor, işçi bulmak daha da zorlaşıyor ve bu, daha ciddi zor yöntemlerinin neredeyse meşru görülmesine yol açıyor (Erişçi, 1951; Güzel, 1998)

Genel olarak, tek parti dönemi istihdam politikasının, çalışanların, sanayi işçiliğini köylülüğe alternatif bir normal hayat tarzı olarak kabul etmesinin şartlarını inşa etmeye yönelik olduğunu söylemek mümkün değil. Uygulanan istihdam politikasının sorunlarını ve ne yapılabileceğini sistematik bir biçimde incelemiş olan Behice Boran (1942), "sanayide köylü-işçi" meselesine çok net bir biçimde parmak basıyor. Boran'a göre, köyden kopma gerçekleşmediği sürece, sanayide çalışanların yaptıkları işe geçici, bir miktar para biriktirip köydeki durumlarını düzeltmek için giriştikleri bir iş olarak bakmaları kaçınılmaz. Dolayısıyla yapılması gereken hem tarımın mekanizasyonu yoluyla köye dönüşü zorlaştırmak, hem de sanayideki koşulları düzeltmek. Ücretlerin yükseltilmesi ve işçilerin aileleriyle birlikte yaşayacakları normal bir ortamın yaratılması bunun gereklerinden. Behice Boran'ın tek parti döneminde başına gelenlerin, "komünistliğinden" çok, bu sanayileşme ve şehirleşmeye yönelik, resmî bakış açısıyla taban tabana zıt görüşlerinden kaynaklandığı düşünülebilir.

Sonuç

Bu yazıda, tek parti döneminin devletçilik anlayışının sosyal devlet kavramından bu derece uzak olmasını, dönemin yoksulluğa bakışını gündeme getirerek tartışmaya çalıştım. Bu tartışmanın, "yoksul ülke/yoksul devlet/maddi imkânsızlıklar" gibi sebeplerin gerisinde, Türkiye'deki sosyal politika süreçlerini erken sanayileşen Batı toplumlarında görünenlerden ayıran bazı ipuçları içerdiğini sanıyorum. Bu ipuçlarının izini sürmek için, önce, yoksul olmayanlar için yoksulların görüntüsünden kaynaklanan rahatsızlık ve tedirginliği, dolayısıyla yoksulu görmemek isteğinin güçlülüğünü ciddiye almak gerekiyor. Tecrit ve inkâr, bu isteği gerçekleştirmenin en kolay yolları. Ama bu yollara sapmanın bir maliyeti var. Tek parti döneminin köyün çözülmesini engelleyerek yoksul köylüyle şehirde karşılaşmama politikasının bedeli, önce devlet gelirlerindeki büyük düşüşle, sonra da sanayi sektöründeki emek arzı sorunlarıyla yaşanıyor. Bugün ne kadar gerekli oldukları tartışılmaz bir biçimde karşımızda duran modern yoksul yardımı mekanizmalarının bir türlü oluşturulamaması da, belki, bu maliyetler arasında sayılabilir.

Erken sanayileşen ülkelerde yoksulların Türkiye'den daha iyi muamele görmüş olduklarını söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Aksine, bu ülkelerdeki sosyal politika süreçlerinin tarihsel gelişmesi içinde, tarım sektörünün çözülmesini ve yoksul köylülerinin sanayide ucuz emek olarak kullanılmasını içeren bir strateji izlenmiş olmasının, yoksullar için Türkiye'dekinden daha büyük bir sefalet ve korkunç bir aşağılanma anlamına geldiği söylenebilir. Ama bunun, aynı zamanda, tecrit ve inkâr stratejileriyle kaçınılmaya çalışılan bir yüzleşmeyi de birlikte getirdiğini ve bu yüzleşmenin, ister istemez, sosyal hakların ortaya çıkışına yol açan bir süreci başlattığını öne sürmek de mümkün.

1940'larda, tek parti hükümetinin sosyal politika alanındaki duruşuna, veya durmayışına, karşı bazı eleştirel tavırlara da rastlanmıyor değil. En azından, "gerçek" yoksul olarak görülen kesimlerin yoksulluğunun sadece gönüllü çabalarla, durumu müsait olanların hamiyet ve şefkat duygularına seslenerek çözülemeyeceği, devletin bu konuda ciddi bir rol oynaması gerektiği de, tek parti döneminin sonuna doğru giderek yükselen bir sesle dile getiriliyor. Mesela, Said Kesler, en başarılı gönüllü girişimlerden olan ilkokullardaki himaye cemiyetlerinin bile cansiperane çalışmalarına rağmen aç çocuk sorununun altından kalkmalarına imkân olmadığına, bunun değil İkinci Dünya Savaşı ortamı gibi korkunç bir yoksulluk ortamında, "en normal zamanda bile başarılması mümkün olmamış gayet büyük ölçüde bir devlet işi" olduğunu yazıyor (Tan, 25 Nisan 1943). Yoksulluk konusunda devletin sorumluluklarına dikkat çekenler, zaman zaman gerekli sosyal politika düzenlemelerinin nasıl olması gerektiği konusunda da önerilerde bulunuyorlar. Bu bağlamda, gene Said Kesler, himaye cemiyetlerinin faaliyetlerinin Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay'ın faaliyetleriyle birleştirilmesi ve bunlara mutlaka düzenli gelir sağlanması gerektiğini, gerekli finansmanın ise bekârlardan alınacak vergilerle karşılanabileceğini öne sürüyor (Tan, 26 Nisan 1943). Tek parti döneminde, "Ey milyonları olduğu halde çocuğu olmayanlar neredesiniz? Bu aç ve sefil yavrular için niçin bir şey yapmıyorsunuz?" feryatları da, bekârlık vergisi tartışmaları da, az rastlanan şeyler değil. Ama Kesler'inki gibi, vergi hasılatıyla karşılanan sosyal yardım önerisi epeyce istisnai nitelikte.

Tek parti döneminin tecrit, inkâr ve gönüllü çabalara seslenerek yoksullarla birlikte yaşamanın dayanılmaz ağırlığına katlanma gayretine karşı çıkan çatlak seslerin nasıl bir siyasi konumdan geldiği özellikle ilginç. Özellikle Tan gazetesi, hem Sabiha Sertel ve Suat Derviş gibi sosyalist görüş sahiplerini, hem de Mümtaz Faik Fenik gibi sonradan Demokrat Parti'de yer alacak kimseleri, demokratikleşmeye verdikleri önem kadar sosyal politikanın önemi ve gerekliliğine duydukları inanç etrafında da birleştiriyor. 1940'ların sonunda, Demokrat Parti'nin hem bu inanca hem de sendikal özgürlükleri savunanların taleplerine cevap veren bir söylem ve programa sahip olduğunu, ama iktidarda olduğu süre içinde bununla tutarlı bir politika izlemediğini biliyoruz. Ama bu gerçekten talihsiz gelişme, kendi içinde ele alınması gereken bir konu.

1 Bu sekiz kategoride, yoksullar, ihtiyaç sahipleri, zekat toplayıp dağıtan memurlar, İslâmiyeti kabul edebilecek olanlar, azadedilmiş köleler, borçlular, Allah yoluna savaşanlar ve seyyahlar bulunuyor (Kuran, 2003: 278).

2 Geremek'in kitabı 1974'te Lehçe yazılmış, sonra, 1990'larda, yoksulluğun bütün dünyada görmezden gelinemeyecek boyutlarda bir sorun olarak ortaya çıkmasından sonra, başka dillere de çevrilmiş.

3 1990'lardan beri yayınlanan Dünya Bankası yoksulluk raporlarında bu konuda son derece tipik örnekler bulmak mümkün. Mesela, World Bank (2000).

4 Yoksulluğun çok önemli bir sosyal sorun olduğunu göstermek üzere yola çıkan yaklaşımlarda bile, inkâr eğiliminin izlerine rastlanabiliyor. Türkiye Devlet İstatistik Enstitüsü'nün bugünlerde kamuoyuna duyurulan bir araştırmasında bunun açık bir örneğini görmek mümkün. Türkiye'deki yoksulluğun epeyce çarpıcı niceliksel boyutlarını ortaya koyan söz konusu araştırmanın, yoksulların çok da mutsuz olmadıklarına işaret eden bir anket çalışmasıyla birlikte basına yansıtıldığını görüyoruz (Radikal, 14 Nisan 2004).

5 Mesela, Refik Halid Karay, "Dilencilere Boykot", Tan, 3 Nisan 1943.

6 Bu yöntemlerin sadece tek parti döneminde uygulandığını da söyleyemeyiz. Nitekim, İstanbul Belediyesi Dilenci Toplama ve Sevk Amirliğinin duvarındaki en görünür yere 1895 tarihli "Teseülün Men'ine Dair Nizamname"nin asılı olduğu, 1980'lerde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir röportaja konu olmuş (5 Haziran 1986).

7 Tan, 29 Kasım 1936. Bu konuda, bkz. Öztamur (2002).

8 Bkz. http://www.darulaceze.com/tarihce

9 Sorunun hallolmadığını ve bugüne kadar her dönemde zaman zaman gazete haberlerine konu olduğunu biliyoruz. Mesela, 10 Ocak 1958'de Cumhuriyet gazetesi, İstanbul'da on beş bin kimsesiz çocuk olduğu, bunların cemiyete kazandırılmaları için Vilayette bir toplantı yapıldığı haberini veriyor. 1 Ocak 1962'de ise, aynı gazetede, korunmaya muhtaç çocukların, doğuştan himayesiz kalmışlarla köprüaltı çocukları olmak üzere ikiye ayrıldığını, bunların himayesi için Bakırköy'de 600 kişilik bir site yapıldığını okuyoruz. Bu haberler sürüp giderken, 1986'da Birleşmiş Milletler'in Türkiye'nin sosyo ekonomik yapısı üzerine yaptırdığı bir araştırmayla, sokak çocuklarının 2000'li yıllarda Türkiye'nin en önemli sorunu olacağını ortaya koyması gazetelere haber oluyor (Cumhuriyet, 19 Mayıs 1986). Herhalde araştırma sonuçlarının doğrulanmış olduğu söylenebilir.

10 Bkz. CHF Müfettişi Hakkı Şinasi'nin başını çektiği kampanyayla ilgili haber: Cumhuriyet 16 Şubat 1929.

Kaynakça:

Bonner, Michael (2003) "Work and Charity in the Rise of Islam", Michael Bonner vd. (der.), Poverty and Charity in Middle Eastern Contexts içinde, Albany, NY: State University of New York Press: 13-30.
Boran, Behice (1942) "Sanayide köylü-işçi", Yurt ve Dünya (Ankara), no. 15-16: 80-84.
Çavuşoğlu, Turgay (1996) "Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumunun Tarihsel Gelişimi", SABEM (Sosyal Hizmetler Araştırma, Belgeleme, Eğitim Merkezi), no.8 (Kasım): 11-12.
Çavuşoğlu, Turgay (1997) "Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu Aşevleri", SABEM (Sosyal Hizmetler Araştırma, Belgeleme, Eğitim Merkezi), no.13 (Eylül): 11.
Enis, Reşat (1937) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, İstanbul: Evrensel, 2002.
Erişci, Lütfü (1951) Türkiye'de İşçi Sınıfının Tarihi. Özet olarak, İstanbul (y.y.).
Geremek, Bronislaw (1994) Poverty: A History, çev. A. Kolakowska, Oxford: Blackwell.
Güzel, Mehmet Şehmus (1998), "İkinci Dünya Savaşı Boyunca Emek ve Sermaye", D. Quatert ve E.J.Zürcher, Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine İşçiler, İstanbul: İletişim: 197-224.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1932) Yaban, İstanbul: İletişim, 2004.
Kuran, Timur (2003) "Islamic Redistribution through Zakat: Historical Record and Modern Realities", Michael Bonner vd. (der.), Poverty and Charity in Middle Eastern Contexts içinde, Albany, NY: State University of New York Press: 275-294.
Libal, Kathryn (2003) " 'The Child Question': The Politics of Child Welfare in Early Republican Turkey", Michael Bonner vd. (der.), Poverty and Charity in Middle Eastern Contexts içinde, Albany, NY: State University of New York Press: 255-272.
Makal, Mahmut (1951) Bizim Köy, İstanbul: Varlık Yayınları.
Öztamur, Pınar (2002) "Büyük Buhran ve Cumhuriyet Gazetesinde Yoksulluk Üzerine Söylemler 1929-1931", Toplum ve Bilim, no. 94 (Güz): 175-188.
Şimşek, Sefa (2002) Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi: Halkevleri 1932-1951, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.
Türkiye Yardım Sevenler Derneği (1999) 70 Yılın Öyküsü: Türkiye Yardım Sevenler Derneği 1928-1998, Ankara.
World Bank (2000) World Development Report 2000/2001: Attacking Poverty, New York: Oxford University Press.
Yıldırım, Nuran (1996) İstanbul Darülaceze Müessesesi Tarihi, İstanbul Tarih Vakfı Yayınları.

Sayfa Başı
Voyvoda Caddesi Toplantıları 2003-2004 sayfasına dönüş