Etkinlikler - Voyvoda Caddesi Toplantıları 2003-2004

Kurumsal Değişim ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Uzun Ömürlülüğü

Şevket Pamuk

Şöyle bir soruyla başlayabilirim: Tarih kitaplarından, Osmanlıların 16. yüzyıldan itibaren duraklama dönemine girdiğini biliyoruz. Duraklama dönemi, sonra gerileme dönemi, sonra da dağılma dönemine dönüşür. 300 yıllık süreçte yaşanan bu dönemlere rağmen, bu imparatorluk bir türlü bitmemiştir. Avrupa'da ve Asya'da aynı dönemdeki diğer devletlere baktığımızda, aslında Osmanlılar bir hayli uzun ömürlüdür. Burada bence açıklanması gereken bir soru var. Biz hep Osmanlıların durağan, değişime kapalı bir toplum, bir devlet olduğunu söyleriz ama bu uzun ömürlülük nereden geliyor?

Bizim tarihçiliğimizde, Osmanlı'nın Tanzimat'tan itibaren değişime açıldıkları, bir hayli hızlı bir tempoda 19. yüzyılda kurumlarını değiştirdikleri söylenir, ama Tanzimat'tan itibaren yaşanan bu kurumsal değişim Osmanlıların daha önceki yüzyıllarda, özellikle 17. ve 18. yüzyılda nasıl bu kadar geniş bir imparatorluğu bir arada tutabildikleri sorusuna yanıt vermez. Tanzimat'tan öncesinde de bir şeyler vardır mutlaka.

Yine tarih kitaplarında, yeniçerilerin asırlar boyu aynı teknolojiyi, aynı askeri organizasyonu kullandığı ve zaman içerisinde tamamen çağdışı kaldıkları söylenir. Gerçi yeniçeriler 18. yüzyıl sonu 19. yüzyıl başında hayli sorunlu olmuşlar, savaş alanlarında pek fazla bir katkı sağlayamamışlardır; ama daha uzun bir zaman dilimine bakıldığında, Osmanlıların askeri teknikleri, askeri örgütlenmeleri, savaş alanında yaptıkları 17. ve 18. yüzyılda hiç de aynı kalmamıştır. Devamlı öğrenmeye çalışmışlar, kendi askeri örgütlenmelerini, savaş tekniklerini ellerinden geldiği kadar ilerletmeye çalışmışlardır. Bu, 17. yüzyıldan itibaren çevrelerinden, esas olarak da Batı'dan bazı şeyleri görmeleri, onları Batı'dan alıp uyarlamaları ile ilgilidir. Hatta tarihçiler bugün Osmanlı'nın 17-18. yüzyılda hemen her savaşta bir öncekine göre devamlı bir değişim, devamlı bir ilerleme gösterdiklerini, ama hemen her savaşta esas olarak bir önceki savaşın teknikleri ve teknolojisiyle savaştığını söylerler. Bu yeterli değildir, ama Osmanlıların bu uzun dönemde değişime açık olduklarını da görüyoruz.

Kurumlar ve kurumsal değişim gibi iki ilişkili kavram üzerinde durmak istiyorum. Son 15-20 yılda iktisat tarihçileri ve iktisatçılar kurumların ve kurumsal değişimin, uzun dönemli değişiklikleri açıklamak için çok önemli olduğunu vurgular. Ben Osmanlıların Tanzimat sonrasında da kurumlarını değiştirmek konusunda bir hayli gayret gösterdiklerini anlatmaya çalışacağım ve bazı seçici örnekler vereceğim.

Öne çıkarmak istediğim, Osmanlıların bazı özellikleri: pragmatizm, esneklik ve sürekli müzakere etme eğilimi. Osmanlılar aslında hemen hiçbir konuya ya da pek çok konuya katı kurallarla yahut daha önceden belirlenmiş, örneğin dini öne çıkaran kurallarla veya başka kurallarla, geçmişe dayanan düşmanlıklarla yaklaşmak yerine, davranışlarını değişen koşullara uyarlamak eğilimindeydiler. Karşılarındakilerle pazarlık etmek, koşullar neyi gerektiriyorsa onu yapmak eğilimindeydiler daha önceden koydukları katı kuralları izlemek yerine. Bu, kurumsal değişime de oldukça açık bir davranış biçimi.

Aslında Osmanlıların pragmatizmi, esnekliği ve koşullara kendilerini uyarlama yetenekleri tarihlerinin en başından itibaren en temel özelliklerinden biridir, özellikle de ilk dönemlerde. Osmanlı tarihçiliğinde son 15-20 yılda kuruluş problemi diye bir problem söz konusudur. Osmanlıların bu pragmatizmi ve esnekliğinin kuruluş döneminde ortaya çıktığının özellikle altı çizilir ve Anadolu'nun kuzeybatısında İslam ile Hıristiyanlık arasında çok esnek bir ortam olduğu söylenir. Osmanlılar bu ortamda sadece Hıristiyanlığa karşı Müslümanlığı, gazayı savunarak bu kadar başarı sağlayamazlardı. Sadece Hıristiyanlığa karşı savaşanları değil, para için, ün için, mevki için savaşmayı düşünen Hıristiyanları da yanlarına almak durumundaydılar ve en erken dönemden itibaren bunu yaptılar. Bu nedenle, erken yüzyıllarda Osmanlıların en önemli özelliklerinden biri, katı kurallarla iş görmek değil, o koşullarda ne başarılı olacaksa onu yapmak; gerektiğinde çevrelerinde çeşitli türden, Bizans aristokrasisinden olsun, Sırp aristokrasisinden olsun kim, hangi kesimler işlerine yarayacaksa onları da çadırın içine çekmektir.

Bu esneklik ve pragmatizm özelliği Osmanlıların uzun ömürlülüğünü açıklamak için uygun bir çerçeve olabilir mi? Ekonomi alanındaki örneklerimizin en önemlilerinden biri, Osmanlıların faiz karşısındaki tavrıyla ilgili. Faiz, yani kredi, borç ilişkilerinde faiz İslamın kabul etmediği bir uygulamadır; ama en erken İslam devletleri de çok kısa süre içinde farkına vardılar ki kredi ilişkilerinde faiz uygulaması ekonominin işleyişi için gerekli. Ortaçağ İslam devletlerinde şu ya da bu şekilde (adına hiçbir zaman faiz denmeden) faize benzer bir şey vardır: kâr payı. Bütün İslam devletlerinde ortaçağda Osmanlılardan önce buna benzer uygulamalar söz konusudur. Osmanlılar burada daha da ileriye gittiler aslında; faize faiz dediler ve bunu kullanmakta hiç de çekingen davranmadılar. Hatta Balkanlar ve Anadolu'da faizle ilgili mahkeme kararları Suriye ve Mısır'daki kararlardan çok daha açıktır. Balkanlar ve Anadolu'daki kadılar faiz uygulamalarını izleme ihtiyacı hissetmemiştir; Suriye ve Mısır'da biraz daha ihtiyatlı davranılmaktadır. Osmanlılarda bir kişi faizle borç aldığı ve ilişkide bir ihtilaf ortaya çıktığı zaman, kadıya, “Faizle borç vermiştim ama şimdi geri alamıyorum borcumu” dediğinde, kadı o borcun neden faizle geri ödenmediğini sorabilmektedir; bu nedenle, faiz konusunda bir kaygı, bir çekingenlik yoktur.

Bu konuda, iktisat tarihçilerinin son yıllarda üzerinde bir hayli çalıştıkları, para vakıfları denilen bir kurum vardır. Vakıflar İslam'da bir hayır amacıyla kurulan kurumlardır; bir kişi mal varlığını, geliri o hayır amacıyla veya bir sosyal amaçla kullanılmak üzere vakfeder. Balkanlar ve özellikle Anadolu'da şöyle bir durum söz konusu olur: Mal varlığı olarak nakit kullanılır, nakit vakfedilir ve o hayır işi için bir malın kira geliri değil, o nakit miktarın faiz geliri kullanılmaya başlanır. Bir hayır amacıyla, bazen dini bir amaçla bir iş yapmaya çalışıyorsunuz, ama o iş için kullanılan gelirin türü aslında İslam'da yasaklı. Burada bir paradoks, bir sıkıntı söz konusudur. 16. yüzyılda bu para vakıfları hızla yayılırken bu konu tartışılır; sonunda pragmatizm galip gelir. Şu veya bu kitapta şu veya bu ilkeye göre yasaklanmış bir iş olması esas alınmaz, çünkü sonuca bakılır.

Tarihçiler, 15. yüzyıldan itibaren özellikle Osmanlıların kent ekonomisinin ihtiyaçları için çok kapsamlı bir müdahaleciliğe gittiğini düşünmektedir. Özellikle 15. yüzyılda Fatih döneminden itibaren hazırlanan kanunnamelere baktığınızda, kent ekonomisinde ve kent ekonomisinin iaşesi için çok ayrıntılı kurallar konulduğunu, devletin pek çok konuda müdahale ettiğini görürsünüz. Bu tablo Osmanlıların ekonomiye çok kapsamlı olarak müdahale ettikleri şeklinde bir anlayışa yol açmıştır. Oysa biz baktığımızda, Fatih dönemi ve sonraki dönemlerde hazırlanan bu kapsamlı müdahalecilik tablosunun yavaş yavaş terk edildiğini de görürüz. Bunun terk edilmesinin nedeni de bu tür kapsamlı müdahaleciliğin başarılı olmamasıdır. Örneğin, eğer siz kent ekonomisi içinde fiyatları devlet yolu ile belirlemeye çalışırsanız, mallar piyasadan kalkacaktır; örneğin tüccar kente mal getirmeyecektir. Ortaçağ ya da modern dönem öncesi devletlerin gücü, bu tür kapsamlı müdahalecilikler için yeterli değildir. Piyasalar, sadece istediler diye Osmanlıların arzuladığı, dilediği gibi davranmıyorlardı; tüccarlar devlet fiyatları düşük tuttu diye şehre mal getirmiyorlardı. Bu nedenle, bu tür müdahaleciliklerin başarılı olması için belki de çok kapsamlı bir devlet aygıtına ihtiyaç vardı; o bile yeterli olmuyordu ve sonuç olarak Osmanlılar kapsamlı müdahaleciliğin başarılı ve etkin bir yöntem olmadığını zaman içinde anladılar; bu kapsamlı müdahaleciliğin yerini daha seçici bir müdahalecilik aldı.

Bir başka örnek, para politikası alanındaki uygulamalarla ilgili. 14-15. yüzyıllarda Osmanlı devleti sınırları, Balkanlar ve Anadolu ile belirlenirken, devletin para birimi akçedir, altın sikke de söz konusudur, ama gümüş para düzeninin merkezinde akçe bulunur. 16. yüzyılda Osmanlı devleti hızla genişledi, önce bugün Irak dediğimiz alan, sonra Mısır, daha sonra Tunus-Cezayir bölgeleri imparatorluğun sınırları içine katıldı. Bütün bu yeni alanlarda o bölgelerde, Balkanlar ve Anadolu'dan çok daha farklı biçimlerde, farklı türden sikkeler, paralar kullanılıyordu, farklı alışkanlıklar söz konusuydu. Osmanlılar, bu geniş imparatorlukta tek bir para birimini yerleştirme, akçeyi tek para birimi yapma işinin çok büyük bir proje olduğunu gördüler ve belki de zaten Mısır'daki veya Suriye'deki yerli halkın akçeyi kabullenmeyeceğini de biliyorlardı. Bu nedenle, bir para birimiyle bütün imparatorluğu birleştirmek yerine, değişik bölgelerde, değişik para birimlerinin tedavülünün devam etmesini tercih ettiler. Bu da Osmanlıların, bu geniş imparatorluğu yayarken yerel kurumlarla kendi kurumlarının kesiştiği noktada çok ihtiyatlı, çok esnek davrandıklarını gösterir.

Her devlet gibi Osmanlılar da vergi topluyor, vergi gelirlerini çeşitli amaçlarla kullanıyorlardı. 17. yüzyıldan itibaren vergi gelirleri Osmanlı devletinin, özellikle de savaş dönemlerindeki harcamalarını karşılamakta yetersiz olmaya başladı. Bu dönemden itibaren devlet bir yerlerden ek kaynak yaratmak ya da ek kaynaklar bulmak zorundaydı. Borçlanma ihtiyacı arttıkça, borçlanma kurumlarıyla daha yakından ilgilenir oldular, zamanla bu kurumları ihtiyaçlarına göre uyarlayıp iç borçlanma konusunda yeni biçimler keşfettiler ve bir süre sonra yeni biçimler ithal etmeye başladılar. Ancak bir İslam devleti için iç piyasalardan borçlanmada faiz konusunda bir sıkıntı vardır. Bu nedenle devletin açıkça faizle borçlanmaya yanaşması kolay değildi. Onun yerine, iltizam dediğimiz vergi toplama sürecine başvuruldu. İltizam, vergi toplamanın özelleştirilmiş biçimidir. Vergi toplama işini devlet kendisi memurlarıyla yapmak yerine müzayedeyle özel kişilere devreder. Bu kişiler devlet için vergi toplarlar. İltizam zamanla Osmanlı devletinin borçlanma ihtiyacı arttıkça uyarlanmaya başladı. Bunun bir yöntemi, ihalenin o ihaleyi alan kişinin hayatı koşuluyla verilmesi oldu. İhaleyi alan kişi bir miktar peşin para ödüyordu; sonra her yıl gelirlerin bir kısmını ödeyecek, geri kalanı da kendisinin olacaktı. Daha sonra Osmanlıların vergi gelirlerini garanti göstererek kendilerinin de vergi topladıkları oldu. Çeşitli vergi kaynaklarını göstererek devlet kâğıdı satmaya başladılar. 1775 yılında uygulanmaya başlanan esham, belirli bir vergi kaynağını devletin garanti göstererek piyasada borç kâğıdı satmasıdır; ama aslında vergi kaynağıyla o kâğıt arasında oldukça gevşek, belki zihinlerde olabilecek bir bağlantı söz konusudur.

Devlet garantisiyle bir kâğıt satmadan bir sonraki aşama, kaimedir; kaimeler de ilk aşamada faiz taşıyan kâğıtlardır. Buradan da kâğıt paraya geçilir. Çok hızlı olarak geçtiğim bu evrim, 150 yıllık dönemde Osmanlıların çok sıkıştıkları iç borç konusunda, hangi yönteme başvururlarsa, hangi yöntem işlerse onun peşinden koştuklarını gösteriyor. Bu evrim çizgisi uzun süre iç kaynaklı olarak yürüdü, ama 18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlılar Fransa'daki kurumları da kullanmaktan çekinmediler.

Osmanlı kentlerinde, özellikle İstanbul'daki ücretlere ve gelirlere ne olduğunu değerlendirdiğimizde, farklı bir tablo ortaya çıkar. Bu konuda, sanayi devrimi öncesi toplumlarda en sık kullanılan ücret kategorisini izleyip inşaat işçilerinin ücretlerine baktık. İnşaat işçilerinin ücretlerinin kullanılmasının çeşitli sakıncaları var; inşaat işçileri yahut genellikle işçiler Osmanlı toplumunun ufak bir bölümü: Osmanlı toplumunun % 2-3'ü, belki daha küçük bir bölümü ücret kazanmaktadır. Yine de, ücretler ekonominin dinamiklerinde herhalde çok da farklı gelişmiyordu ve 16. yüzyılda esas olarak nüfusun artması nedeniyle bir gerileme yaşanıyordu. Ücretler ise genel olarak artma eğilimi içindeydi. Osmanlıların esnekliği ve pragmatizmi, çok da olumsuz görünmeyen bu duruma katkıda bulunmuş olamaz mı?

Osmanlı ekonomisi o bizim duraklama, gerileme dediğimiz yüzyılda aslında hiç de olumsuz bir tabloyla karşı karşıya değildir aslında; uzun bazı dalgalanmalar vardır ama gelirler sürekli olarak düşmemiştir en azından. Avrupa'yla karşılaştırıldığında da, sanayi devrimine, yani aşağı yukarı 1850'ye kadar Osmanlı kentlerinde ücretlerle Avrupa'nın benzer büyüklükteki kentleri arasındaki ücret farklılıkları çok büyük değildir; makas 1850'den sonra açılır.

Sonuç olarak, Osmanlıların bu esnekliği, pragmatizmi, değişen koşullara kendilerini uyarlama eğilimleri en azında ekonomi alanında ortaya olumlu sonuçlar çıkarmıştır. Bu örneklere bakarak imparatorluğun hem Avrupa'daki hem Asya'daki devletlerle karşılaştırıldığında bu kadar uzun ömürlü olması hakkında kesin açıklamalar yapamasak bile, bazı güçlü ipuçları elde ederiz.

Kendi kurumlarını uyarlama, değiştirme yeteneği herhalde Osmanlıların çok işine yaradı; ama bir de bu işin sınırlarına değinmek isterim. Osmanlı devletinin ekonomide pragmatist davrandığı; vergi toplama kurumları ve iç borçlanma konusunda, savaş teknikleri konusunda esneklik gösterdiği dönemde Batı Avrupa'da ise çok daha köklü dönüşümler söz konusuydu. Bu yüzyıllarda Osmanlılarda böyle köklü dönüşümler yoktur. Örneğin bu dönemde, Avrupa'da özel toprak mülkiyeti giderek güçlenir, tüccarların devlet politikaları üzerindeki ağırlığı giderek artar ve özel ellerde sermaye birikimi giderek çoğalır. Osmanlı'da ise toprak sahipleri, tüccarlar, sanayicilerin devlet politikaları üzerindeki gücü her zaman çok sınırlı kalmıştır. Osmanlı devletinde güç hep bürokrasinin elindedir.

Osmanlı esnekliği, pragmatizmi, merkezi bürokrasinin gücü elinde tutması için; toplumun kurumlarını, genel iktisadi kurumları değiştirmek için değil, bürokrasinin işine geldiği ölçüde, bürokrasinin çok hassas olduğu alanlarda kullanılmıştır. Vergi toplama, iç borçlanma devletin çok sık ihtiyaç duyduğu, para düzeniyle ilgili konular. Buna karşılık tüccarların daha özgürce faaliyet göstermesi, diyelim özel ellerde sermaye birikiminin hızlanması, toprakta özel mülkiyet gibi konular devleti ve bürokrasiyi kaygılandıran, rahatsız eden değişiklikler olurdu. Kurumsal değişiklikler bu alanlara taşmamış, özellikle bu alanlarda fazla değişiklikler olmamıştır. Özel finans kurumlarında da değişiklikler çok daha sınırlı kalmıştır.

Sonuç olarak, geleneksel düzen çok gevşek bir kavramdır, ama onu şöyle değiştirebiliriz: Bürokrasinin merkezde olduğu bir düzen. Osmanlı devleti bu düzeni korumak için çaba göstermiş, kurumsal değişiklikleri esas olarak bürokrasinin bu düzen içerisindeki öncül yerini korumak için yapmış ve bu hedefle sınırlı tutmuştur. Bu anlamda da başarılı olmuştur; çünkü Avrupa ve Asya'daki örneklerine göre çok daha uzun ömürlü bir imparatorluk olarak 19. yüzyıla ulaşabilmiştir. Ancak, 19. yüzyılda dünyanın değişen koşulları sonucu, Tanzimat reformlarına rağmen imparatorluğun dağılması engellenememiştir.

 

Sayfa Başı

Voyvoda Caddesi Toplantıları 2003-2004 sayfasına dönüş
Back
Retour