Etkinlikler - Voyvoda Caddesi Toplantıları 2005-2006

Japon Porselenleri

Ömür Tufan

Japonya’nın porselen merkezi, ülkenin dört büyük adasının en güneyinde olan Kyushu adasıdır. Porselen ilk olarak burada yapılmış ve bütün Japonya’ya buradan dağılmıştır. Saga ise Kyushu’da yapılan porselenlerin merkezidir. Dünyada porselenin merkezi Çin’dir ve Çin’e çok yakın komşu olan Kore de porselen konusunda oldukça ilerlemiş, porselen yapım teknikleri, aralarında deniz olmakla birlikte çok yakın ilişkileri nedeniyle Japonya’ya Kore üzerinden getirilmiştir.

Saga kentinin bulunduğu yerde eski adıyla Nabeshima Han denilen bir hanlık vardır. Beylik döneminde, 1597-1598 Kore-Japon savaşlarından hemen sonra buradaki  Tonosama (sultan) Kore’den geri dönerken yolunu kaybetmiş, bir Koreli yollarını bulup Japonya’ya dönmeleri için kendilerine yardımcı olmuştur. Nabeshima Han’ın yakın dostluğunu kazanmış ve daha sonra porselen sanatçısı olduğunu öğreneceği bu kişiyi de beraberinde Nabeshima Han’a getirmiştir. Porselen sanatçısı, Nabeshima Han’da, Tonosama, yani sultanın çok yakın dostluğunu kazanmış ve bir süre sonra porselen üretmek için Tonosama’dan izin istemiş, Tonosama gereken izini vermiştir. Ri San Pei adlı bu şahıs Japonya’da porselenin üretimini başlatan kişidir. Japon porseleninin dünyaya tanıtılmasını sağlayan ikinci kişi Tei Sei Ko denilen, babası Çin’li annesi Hirado’lu bir Japondur. Tei Sei Ko yedi yaşına kadar Japonya’da yaşayıp daha sonra Çin’e gitmiştir. Ailesi elli yıldan daha uzun bir süredir ticaret yollarını elinde tuttuğu için Japonya’da, Koreli olan Ri San Pei ile başlayan porselen üretimi daha sonra Tei-Sei-Ko tarafından önce Malezya ve Endenozya’ya, daha sonra da Avrupa’ya doğru güvenli bir şekilde ihracatı başlamıştır.
Ri San Pei uzun araştırmalar sonucunda Arita bölgesinde porselenin hammaddesi olan kaolini bularak burada porselen üretmeye başlar. Bu esnada aslında bu bölgede hiçbir yerleşim yeri olmamasına karşın, porselen üretimi için elverişli ortam  olmasından dolayı on sekiz kişiyle birlikte buraya yerleşir. Arita kısa zamanda iki yüz-üç yüz kişilik bir yerleşim yeri, on yıl içinde de nüfusun iki-üç misli artığı bir kasaba haline gelir.

Arita kasabasının müzesinde bulunan  büyük boy mavi-beyaz porselen tabak  Japon porselen tarihini ve gelişimini göstermesi açısından çok önemlidir. 1830-1840 yıllarında yapılmış olan mavi beyaz renkli bu porselen tabağın üzerinde, kenarlarında ve tabağın ortasında sekiz pafta içinde  atölyelerin nasıl çalıştığını, üretimin nasıl yapıldığını,  kaolinin çıkarılıp hammadde haline getirilmesinden,  porselenlerin desenlenmesine, sırlanmasına ve daha sonra  kalite kontrolün yapılıp, satışa nasıl sunulduğunu kademeli olarak  paftalar içinde film karesi gibi resimlerle anlatmaktadır. Arita’da porselen ustalarının nasıl çalıştığını nasıl bir düzenlerinin olduğunu, geleneksel kıyafetlerini, görsel malzeme olarak bu tabaktan öğrenmekteyiz. 2000 yılına kadar, 1830 yılına ait bu porselen tabaktan bir tane olduğu düşünülüyordu. Arita porselenleri Hollanda şirketleriyle deniz ticaret yolları ile gittiği için, Japon porselenlerinin  Arita’dan çıkışının 400’cü yılının kutlamalarında kapsamlı bir porselen sergisi yapılmak istendi. Bu esnada araştırılırken Amsterdam’da Rast Museum’da bir benzeri daha ortaya çıktı. Bu porselen tabak, 50 santimetre çapında olup Arita müzesindeki tabağın bir kopyası gibidir.

Arita porselenlerinin hammaddesi olan kaolin, Arita’nın içinde yer alan  kayalık küçük bir dağdan çıkarılmaktadır. Bu dağın adı İzumiyama’dır. Günümüzde İzumiyama’da artık kaliteli kaolin kalmamış ve buradan artık kaolin çıkarılmamaktadır. Ancak  mavi-beyaz büyük boy tabağın içindeki paftalardan birinin içinde İzumiyama adı verilen yerden 17.yüzyılda  dağdaki kaolin ocaklarından kaolinin nasıl çıkartıldığını, kaolini çıkaran işçilerin bunları nasıl taşıdığını gösteren görsel detaylar vardır. Ocaktan çıkan kaolinin porselen yapımında kullanılması için  öğütülmesi gerekir. Öğütme işi, yörede çok fazla bulunan akarsulardan da faydalanılan bir sistem geliştirilerek yapılmaktadır. "Değirmen" diye de bahsedilen bu sistemde dibek içerisine konmuş olan kaolin kayaları, akar suyun üzerine kurulan dönme dolap (çark) vasıtasıyla taşınan sular, kalın ağaç aksamın uç kısmında bulunan tekne içerisine dolduktan sonra, ağırlaşan tekne aşağıya doğru  iner ve teknedeki su boşalır, tahterevalli modeli çalışan ahşap mekanizmadır. Teknenin içindeki su boşalınca hafifleyen taraf yukarıya doğru kalkar ve mekanizmanın diğer ucunda bulunan tokmak taş dibeğin içindeki kaolin kayalarının üzerine sertçe düşer ve bu işlem belirli aralıklarla sürekli olarak devam eder. Sonun da büyük parçalar halinde olan kaolinler tokmak ve bu düzenek sayesinde istenilen incelikte toz haline gelir. Bu sistemden dört mevsim, yirmi dört saat faydalanılabilmektedir. Geleneksel üretim yapan yerlerde duyduğunuz "tak tak" sesleri, kaolin değirmenlerinden gelen seslerdir. Porselenin  tabağının kenarındaki paftaların birisinde, toz haline getirilen kaolinlerin haznelerde dinlendirilerek burada işlemden geçirildiği görülür. Haznelerde dinlendirilmiş olan hamur halindeki kaolinin, suyunu almak amacıyla fırınların kubbe şeklindeki çatılarına dökülür ve  kaolinin içindeki suyun buharlaşması işlemi hızlandırılır. Hamur porselen yapılma  kıvamına geldiğinde yeni bir  işleme tabi tutar. Atölyede hem ustalar hem de yanlarındaki çıraklar, hamuru porselen ve obje haline getirmek için yoğururlar. Yapılan bu porselenler, daha sonra kalıba yatırılır ve bu kalıp çalışmaları da  sırayla atölyede yapılır. Hamuru öğütenler ve işlemleri yapanlar, bambu ağacından yapılmış olan gereçlerle son şekli verir ve ayakla çevrilen bir çarkın üzerinde porselen objeler yapılmaya başlanır. Hamur halindeki kaolin çarkın üzerinde şekillenmeye başlar ve istenilen formda objeler yapılır. Çarkın üzerinden porselenler usta ellerle zarar verilmeden ip yardımı ile kesilir ve bambudan yapılan aletlerle  nesnelere son şekli verilir. Çarkın üzerinden alınan porselenler kuruması için tahta raflara yerleştirilir. Bu işlemlerin hepsini mavi-beyaz porselen tabağın üzerinde detaylı olarak görebiliriz. Bugün üretim yapan porselen atölyelerinin çalışma düzeneği, bu tabağın desenlerinde olduğu gibidir.

Porselenlerin pişirilmesi esnasında, fırınlarda yakılan  ağaçların çam ağacı olması gerekir. Çam odununun kabukları mutlaka soyulmalıdır; aksi takdirde ağaç yanarken kabuktan çıkan is, porselenlerde bozulmalar yapacaktır.  Yakılacak odunlar çok önceden hazırlanıp kurutulup düzgün ve aynı boyutlarda kesilip kuru kalacak bir yerde saklanır. Fırınlamada yakılan çam odunlarının hepsinin aynı bölgeden kesilmiş çam ağaçları olmasına özenle dikkat edilir. Farklı bölge ve dağlardan getirilip karıştırılan odunların yetiştiği yere göre kalori oranı değişik olacağından aynı anda yakılmaz. Eğer karışık bölgenin odunları aynı anda  yakılırsa porselenlerin pişirilmesi esnasında kalitesinin bozulmasına sebep olacağı için tercih edilmez. Fırınlar, genellikle yerleşim yerlerinin dışında bir yamacın eteğine  yapılır,  eğimden faydalanılır. Yamaca kurulmuş çok odalı uzun  fırınlardan  "noburogama", yada "dragon fırını" diye bahsedilir. Fırınların sıra sıra uzayıp giden, değişen ebatta odalardan meydana gelen yaklaşık yirmibeş-otuz arasında odası vardır. Porselenler içeriye konduktan sonra fırının oda kapıları hiç delik kalmayacak şekilde  örülür, yani kapatılır ve ilk odadan  ateş yakılarak pişirme işlemi başlar. Isı  yukarıya doğru alttan geçen alev kanalları ile sırasıyla bütün odalara dağılır. Önceden hazırlanan çam odunları hiç aralık verilmeksizin sürekli olarak yakılır ve ısının aynı derecede kalması sağlanır. Fırınlamadan sonra sırlama ve diğer işlemler bitince kalite kontrolü yapılır. Fırından çıkan porselenlerden kalite kontrolü uygun çıkanlar ihracatı yapılmak üzere depolanır, diğerleri ise kırılır. Özellikle Nabeshima denilen yerde en küçük bir defoya müsaade edilmez ve çok pahalı bir porselen olmasına rağmen defolu ürünlerin  hepsi kırılırdı.

Japonya’nın 17. yüzyılda Avrupa’ya göndermiş olduğu porselenlerin ilk yolculuğuna  başladığı yer, Nagazaki’de dolgu olarak sonradan yapılmış, yelpaze formundaki Dejima adası’dır. Bir dönem özellikle Portekizlilerin misyonerlik çalışmalarını engellemek için Japonlar, yabancıların adaya girişine izin vermemişler, dünya ile bağlantı ve ihracaat sadece  Dejima  adası üzerinden yapılmıştır. Japonya dünyaya kapandığı zaman iki ülke ile ilişkilerini sürdürmeye devam eder; bunlardan birisi Çin, diğeri de Hollanda’dır. İthalat ve ihracat yapmak isteyen firmalar gelir, ana karaya çıkartılmadan bütün ürünlerini Dejima adasından  alırlardı. Nagasaki’de bir körfeze yapılan  Dejima adası, zamanla körfezin doldurulmasından dolayı  günümüzde yerleşim alanı içerisinde kalmış ve müze haline getirilmiştir.
Japonlar porselenleri taşıma  sırasında kırılmaması   için pirinç  sapı ve sazlardan  yararlanırlardı. Pirinç sapları ve sazlar işlemlerden geçtikten sonra sarılacak objenin büyüklüğüne göre uygun bir şekilde paketleme malzemesi haline gelirdi. Sazlarla sağlam bir şekilde sarılmış olan porselenler ahşap bir kutunun içerisine yerleştirilir ve buradan da ihracat için gemiye yüklenirdi. Özellikle Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve diğer Osmanlı saraylarında kullanılan büyük kâselerin ve tabakların  kırılmadan gelebilmiş  ise bu ambalajlama şeklinin porselenleri sarmak için dönemindeki en uygun  ambalajlama şekli olmasındandır.

1876 yılında Paris’te gerçekleştirilen fuarda Japon porselenlerini temsilen  Koronsha  porselen atölyesinin yapmış olduğu porselenler götürülüp sergilendi. Büyük boy vazolardan birisi teşhir edildi fakat satılmadı. Eser Arita’ya geri getirildi. Vazo Paris’e götürülürken sazlardan yapılmış ambalajların içinde götürülmüştür. Arita’da hâlâ eski teknik ambalaj yapan ustalar yaşamaktadır. Bunlardan birisi Ohashi isimli  ustadır. Fukagawa porselen şirketi Tokyo’da, Paris’te yapılan fuarın anısına  açılacak olan sergide aynı vazoyu  yıllar öncesi Paris’e götürdüğü şekilde götürerek eski geleneği yaşatmak isterler.  Bunun üzerine Ohashi usta söz konusu vazoyu inceler. Porselenin gövde uzunluğu 1,65 santimin üzerinde olup, kaidesi ve üst kısmındaki kapakla yaklaşık iki metreyi bulmaktadır. Usta öncelikle porselenin santim santim ölçülerini alarak işe başladı. Ambalaj ustası pirinç ve saz saplarından oluşan malzemeleriyle halatlar, ipler  örüyor ve porselenin en alt kısmından başlanıp yukarıya doğru daireler şeklinde genişleterek porselene uygun ambalaj yapıyor. Arita kasabasından Tokyo’daki sergi salonuna kadar eser hasar görmeden götürüldü. Koransha şirketi, kardeşlerin daha  sonraki yıllarda kendi başlarına yeni atölyeler kurmasından dolayı, şirket genişleyerek bölünmüştür. Kardeşlerden  birisi bugün Fugakawa adıyla faaliyetini sürdürmektedir. Fukagawa porselenlerinin yapıldığı atölyede  Japon İmparatoru ve ailesi için özel porselenler üretilmektedir. Koransha porselen atölyesi 1876 yılında  Paris’te açılan uluslararası sergi fuarına  götürdükleri Arita  porselenleri ile, Avrupa’da Japon porselenleri  ekolünü başlatmışlardır.

Koreli porselen ustaları Japonya’ya geldiklerinde mavi beyaz porselen yapmasını bildikleri için Arita porselenleri ilk önce mavi beyazla başladı ve Japonya ihtiyacı olan renkli porseleni Çin’den ithal ediyordu. Fakat daha sonraki yıllarda renkli porselenlerin nasıl yapıldığını yoğun bir şekilde araştırmaları neticesinde renkli porselenlerin üretimine başlandı. Arita, etrafı volkanik dağlarla çevrili olmasından dolayı güvenliği sağlanan doğal kale görünümlü bir yerleşim yeridir. Arita kasabasının büyüklüğü aşağı yukarı İznik kadardır. Kasabanın  içinden akan küçük dereler vardır. Dere yataklarında  defolu olduğu düşünülerek yapıldığı yıllarda kırılıp atılan çok sayıda porselen parçası görmek mümkündür.

Arita’da her yıl Ri San Pei’nin anısına, mezarının başında  ve adına dikilen anıtta tören düzenlenir. Ri San Pei; Arita’da  porselenin tanrısı gibi kabul edilir. Nisan ayının 29’undan, mayıs ayının 5'ine kadar Arita sokaklarında  porselen festivali düzenlenir.  Dünyanın her yerinden gelen dört yüz binden fazla porselen sever bu festivalde buluşur. Porselenlerin çok kaliteli olanlarını  değerinin altında bir fiyat ile bu süre içinde  temin edilebilir. Kasabadaki derelerin üzerinde bulunan  köprülerin çeşit çeşit Arita porselenleriyle kaplanmıştır. Klasik Japon porselenlerinin  günümüzde benzerleri  yapılmaktadır, yeni yapılanlar da en az eski porselenler kadar değerli ve pahalıdır. Japonya’da  porselen yapma  geleneği o kadar kuvvetli devam eder ki, ilk günlerden günümüze 14. kuşak, 15. kuşaktan porselen sanatçılarını görmek mümkündür. Sır gibi saklanan porselen  bilgileri babadan oğula geçer ve bir sonraki nesle aktarılır.

Kasabada on ikiden fazla porselen müzesi ve ayrıca dünya çapında isim yapmış, devlet sanatçısı olarak kabul edilmiş ve ölünceye kadar da ayrıcalıklı porselen sanatçıları bulunmaktadır. Bunlardan dünya çapında ünlü bir sanatçı olan Kakiamon Sakaida Japon kültürünün temsilcilerindendir. Kakiemon san yaklaşık iki yüz yıllık ve üzeri tamamen ağaç kabuklarından yapılmış bir evde yaşamaktadır. Kakiemon porselenlerinde, geleneksel Shou-Chiku-Bai (Çam ağacı-Bambu-Erik çiçeği ağacı) desenleri görülür, desenlerden biri de tabakların ortasında yer alan delikli  bir kaya resmidir. Orijinali Çin kökenli olmakla birlikte, Japonlar detaylara inerek kendilerine yeni bir stil oluşturmuşlardır. Fazla kullanılan desenlerden bazıları erik ağacı, kırmızı erik çiçeği ve bülbül desenleridir. Erik denilince akla beyaz erik çiçekleri gelir, ancak Japonya’da Edo döneminde özenle araştırmalar yapıldı ve çok çeşitli renkler elde edinildi.
Nabeshima, Japonya’da Nabeshima Hanlığı için yapılmış olan en ayrıcalıklı porselenlerden biridir. Her yıl belirli sayıda üretim yapıp bu sayının dışına hiçbir şekilde çıkılmaz, ancak kaynaklarda bazen Edo’dan özel isteklerde bulunulduğu söylenir, en üst yetkiliden gelen taleplerde bile üretim konusunda büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Malzeme ve desende en iyi tekniğin kullanıldığı porselen ekolüdür. Japon porselenlerinin içinde kalite olarak sıralamada birinci sıraya oturur. Nabeshima porselenleri büyük bir gizlilik içinde üretilir. Sanatçıların bilgilerini hiçbir şekilde dışarıya sızdırmaması için her türlü önlem alınmıştır. Porselen atölyelerinin bulunduğu Okawachiyama üç tarafı dağlarla çevrili olduğu için sanatçıların bu bölgeden dışarıya çıkma şansı yoktur. Ovaya ve denize doğru açılan bölgede ise güvenlik barikatı bulunur ve porselen sanatçıları burada doğup burada ölür. Bu sınırlı yaşam ve çalışma alanında sadece porselenle ilgili konular konuşulmaktadır. Herkes kendi alanındaki grup içinde bilgi alışverişi yapardı. Kendi bilgilerini bir başka gruba aktarmalarına izin verilmezdi. Bu olağanüstü disiplin sayesinde uzun yıllar taklidi yapılamayan bir porselen ortaya çıkmıştır. Günümüzde ticari kaygılar oluşmuştur; önceki yüzyıllarda ise Nabeshima’da, bütün para Nabeshima Hanlığı tarafından karşılanmış olduğundan hiçbir ekonomik kaygı yaşanmamıştır. Sipariş üzerine yapılan porselenlerde desen ve formlarda sınırlama getirilmiş ise de, sanatçının eserlerini yapmasında hiçbir zaman  vakit sınırlaması getirmeden yapılan porselen grupları vardır. Bu grup porselenler sanatsal değeri en yüksek olan porselenlerdir. Her beylik kendi bölgesinde üretilmiş ürünlerin belirli miktarını vergi olarak Tokyo’ya göndermektedir.  Nabeshima Hanlığı da sadece üretmiş olduğu porselenlerin belirli bir oranını vergi olarak Tokyo’ya göndermiş ve gönderilen porselenlerin sayısı asla değişmemiştir. Nabeshima porselenleri sadece üst düzey devlet bürokratları ve devlet misafirlerine veya çok onurlu kişilere  prestij hediyesi olarak verilmektedir.

Okawachiyama  çok küçük, çok sıkışık, güzel bir yerleşim yeridir. Nabeshima porselenlerinin desenlerinde  beş çeşit renk kullanılmaktadır. Her renkli porselenin birtane de mavi –beyaz örneği yapılmıştır.  Nabeshima’nın standart tabaklarının büyüklüğü yaklaşık 30 santimetredir. Klasik desenli Nabashima tabaklarında kaide kısmında  tarak şeklinde mavi boya ile desenler vardır. Nabeshima porselenlerinde, örneğin akçaağaç deseni sonbaharın sembolüdür; üzeri çeşitli kıymetli objelerle süslenerek desenlere boyut, derinlik kazandırılan desen teknikleri de kullanılır. Kullanılan beş renk için belirli oranlar vardır; örneğin yeşili ne kadar kullanıyorsa, sarı onun her zaman üçte bir oranında, kırmızı yine aynı şekilde belirli oranlarda kullanılmak durumundadır. Bu oranların dışına çıkılmaz ve hiç değişmeyen, kanun şeklinde kuralları vardır.

Japonya’nın diğer bir porselen grubu Hirado porselenleridir. Arita’ya yakın Kyushu adasında Hirado, porselen  ihracatının yapıldığı merkezlerden biridir. Hirado porselenlerinde daha çok mavi beyaz renk kullanılır. Bu bölgelerdeki yerli pazarlar için hazırlanmış şişeler, Japonların günlük hayatlarında kullanabilecekleri içine sake ya da su  konulan porselen kaplardır. Daha sonra dış pazara da porselenler üretip Hirado markası ile satışlar yapılmıştır. Topkapı Sarayı müzesi koleksiyonunda Hirado porselen örnekleri vardır.

Kutani, Japonya’da Arita’dan sonra ikinci porselen merkezidir. Edo döneminde, Kaga denilen  şimdiki adıyla Isıkawa kentinde bulunan Kutani kasabasında yapılan porselenler, koyu renkli ve yüzeyi, porselenin ana rengi görülmeyecek şekilde tamamen boyanmıştır. Arita, Japonya’nın en kaliteli porselen yapım merkezi olduğu için, Kutani’den Arita’ya gidip porselen yapımını öğrenmek isteyenler olmuştur. Bunlardan Goto isminde bir usta Arita’ya gidip porselen tekniklerini öğrenmek ve İshikawa (Kanazawa)’ya dönüp orada Kutani porselenlerini yapmak ister. Fakat Arita’ya geldiğinde, ustalar kendisine " bekâr ve Arita’da yaşamayan kişilere porselenin nasıl yapıldığını öğretemeyeceklerini, ancak evlenip Arita’ya yerleşir çoluk çocuk sahibi olursa, kendisine porselen tekniklerini öğretebileceklerini söylerler". Bunun üzerine Goto, Arita’ya yakın başka bir seramik merkezi olan Karatsu kasabasından bir hanım ile evlenir ve Arita’ya gelir yerleşir ve burada  çoluk çocuk sahibi olduktan sonra porselenin nasıl yapıldığını  öğrenmeye başlar. Porselenin yapım tekniklerini öğrenip kendisini yeterli gördüğü  bir sabah erkenden çocuklarını ve eşini Arita’da bırakıp gizlice Kutani’ye, yani  İshikawa (Kanazawa)’ya kaçar; öğrenmiş olduğu porselen teknikleriyle Kutani’de üretim yapmaya başlar. 1655 yılında Edo döneminde yapılmış olan bütün Kutani porselenlerine "ko Kutani" yani "eski Kutani" adı verilir. Meiji döneminde yapılmış olan Kutani porselenlerine,  "ikinci dönem porselenler" adı verilir, kırmızı renk ağırlıklı dekorlanmıştır. Osmanlı Saraylarında, Avrupa saray ve müze koleksiyonlarında sıkça rastlanılan Kutani porselenlerinin ikinci dönem porselenlerdir.  Ko Kutani porselenlerinin yapımı  çok zor şartlarda  öğrenilmiş, bu sebepten dolayı uzun bir süre kimseyle  bilgi paylaşılmamıştır. Japon porselenlerindeki  bütün desen ve formlar, porselen ustalarının yakın çevresinde görmüş oldukları doğadaki nesnelerden ve formlardan etkilenerek yapılmıştır. Birçok sanatçı fazla uzaklara gidemediğinden, bulunduğu mekânda gördüğü bütün objelerin detaylarına inerek çalışmalarını sürdürmüştür. Çin porselenlerindeki desenlerde görsel malzeme yelpazesi daha geniş ve fazla detaya inilmemiş, bazen konular birbirinden farklı gelişebilmiştir. Japon porselenlerinde sakura ağacı önceleri, ağaç gövdesi, dalları yaprakları ve çiçekleri ile beraber desenlenir iken daha sonraları, Sakura  çiçeği tek başına desenlenmeye en son olarak da Sakura çiçeğinin tek yaprağı  desen olarak  porselenleri süslemeye başlanmıştır
Hollanda’da 1602 yılında kurulmuş olan V.O.C, yani "Higashi Indo Gyaisha" denen Doğu Hindistan Şirketi önce sadece Hindistan’daki baharatı ve Çin’deki porseleni Avrupa’ya taşımak için kurulmuştur. Daha  sonraki yıllarda  Japonya’ya kadar genişleyerek Güneydoğu Asya’da Endonezya’nın başkenti Cakarta’da üst kurarak buradan aktarma ile ticaret yapmıştır. Bugün İmari porseleni diye adlandırılan porselenlerin hepsi Arita’da yapılmıştır. Arita’da yapılan porselenler küçük sandallarla ya da hayvanların sırtında dağların içerisinden İmari limana getirilir. Arita deresi porselenlerin İmari körfezine taşınmasında büyük rol alır, limana kadar giden derede sandallarla porselen taşımacılığı yapılır. İmari  limanına getirilen porselenler buradan küçük gemilerle Dejima’ya, Nagazaki’ye, oradan da V.O.C şirketinin gemileriyle Avrupa’ya doğru yola çıkar.

Gemilerle porselenlerin taşınması için, Japonya’dan Cakarta’ya kadar olan yol iki ay, Cakarta’dan Avrupa’ya kadar olan yol ise altı ayda aşılmıştır. Aradaki beklemelerde eklendiğinde, Japon porselenleri dokuz ayda Hollanda’ya kadar ulaşmıştır. Taşımacılık ile oldukça zenginleşen V.O.C şirketi kendi markalarını porselen üzerine desen olarak yaptırıp bunları Avrupa’ya satmaya yada önemli kişilere markalı porselenlerini hediye etmeye başlar.

Japon porselenlerinin içinde bir  grup olan Satsumayaki, Osmanlı saraylarında ve Avrupa ülkelerinde çok fazla bulunan, altının ve kırmızı rengin bolca kullanıldığı bir seramik türüdür. Beyaz ve renkli satsuma türleri vardır. Topkapı Sarayı’nda bulunan satsuma seramikleri ekol olarak satsuma grubu olsa da bunlar Kagoshima bölgesinde yapılan satsumalar değildir. Satsuma seramikleri dünya piyasasında haklı bir ün kazanmış olan Japon porselenlerinin arasında marka olmuş tek seramik grubudur. Hammaddesi kil olan satsuma seramikleri Avrupa pazarlarında  en  çok aranılanlardan biri olmuştur. Çok  beğenilmesinden dolayı  Japonya’nın içinde değişik yerleşim yerlerinde, ayrıca Çin’de  çok fazla benzerleri yapılıp batı pazarlarında satılmıştır. Satsuma seramikleri Japon’yanın Kyushu adasının en güneyinde Kagoshima bölgesinde yapılmasına rağmen desenler ve desenlerdeki insan tipleri Japon halkına fazla benzemez. Bunun sebebi ise satsuma seramik ustalarının Kore kökenli olması ve Çin kültürü etkisinde kalınmış olmasından veya Kore kültürünün seramik ustalarının arasında hala etkin bir şekilde yaşatılıyor olmasından  kaynaklanmaktadır. Geçen zaman içinde teknikler gelişmiş, satsuma seramiklerinde "Japon tarzı"  ortaya çıkmıştır. Bugün 15. Chin Jukan (Satsuma ailesinden 15. sülale) adlı usta ile  Satsuma  seramik geleneği devam etmektedir. Topkapı Sarayı müzesinde teşhirde bulunan satsuma tarzı ibrik, vazo ve kase bulunmaktadır. Dolmabahçe sarayı müzesinde ve Beylerbeyi Sarayı Müzesinde büyük boy çift vazolar ve kaseler vardır. Bunlar Kyoto, Kanazawa ve Çin’de yapılmış satsuma tarzı seramiklerdir.   

Japon porselenlerindeki desenlerin hepsinin ayrı bir anlamı vardır. Çok sık görülen  botan (şakayık), aslında Çin’den, Edo döneminden önce Japonya’ya gelmiştir. 1600 yıllarından önce bir ilaç gibi kullanılıp, daha sonra Japonya’da hem imparator, hem imparatoriçe, hem de kızlarının sembolü haline gelir. Matsu, yani çam ağacı, bambu ve erik ağacı çiçeğini Japonya’da bütün porselen objelerin üzerinde desen olarak görmek mümkündür; çünkü bunlar aynı zamanda sağlıklı olmayı, güçlü ve ahlaklı  olmayı sembolize eder. Çam ağacı kış boyunca yaprağını hiç dökmediği için sağlıklı ve diri bir ağaçtır. Bambu ağacı ise düzenli boğumları olmasından dolayı ahlakın sembolü olarak düşünülür. Erik ağacı soğuğa rağmen çiçeğini açan ilk ağaç olmuş olmasından dolayı dayanıklılığı, güçlü olmayı ve sağlığı sembolize eder. Osmanlıda, bambu ağacı Beylerbeyi  sarayının bahçesine getirilip yetiştirilmiştir. Porselen desenlerinden bir diğeri "Tsuru", yani turnadır. Bin yıl uzun yaşamayı, "kame" yani  deniz kaplumbağası ise onbin yıl uzun yaşamayı sembolize eder. "Kiku", yani krizantem ya da kasımpatı 1889 yılından itibaren Japon imparatorunun sembolü haline gelmiştir. Tokyo’da şu anki imparatorun bulunduğu sarayın hemen yanındaki "Himiya Koen" her yıl düzenlenen festivalde çok çeşitli krizantemler görülebilir; yüksekliği neredeyse bir insan boyundan olanlar, bonsai haline getirilenler, küçük kâse içerisinden yetiştirilenler vardır.

Japon porselen markalarının hepsi dünya çapında ayrı bir değerdir. Avrupa’da porselen üretimine 1709 yılından itibaren Almanya’da  "Kakiemon ve Japon porselenlerinin" kopyaları yapılarak  başlanmıştır. Dolayısıyla Japon porselenleri dünya  porselen pazarlarında çok önemli  ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

 

Sayfa Başı