Etkinlikler - Voyvoda Caddesi Toplantıları 2005-2006

Türk Hamamı: Aydınlık Kubbenin Altındaki Sıcaklık

Orhan Yılmazkaya

"Türk hamamı" Batı dillerinde de aynı adla bilinir ve esas olarak hamamın, hamam kültürü Türklerle, Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı çağıyla beraber anılır; ancak günümüzde hamam binalarının ve hamam ritüellerinin azalmaya başladığını, sözlü olarak dünyada yine "Türk" ve "hamam" sözcükleri arka arkaya gelmekle birlikte bu binaların ve kültürün korunup yaşatılamadığını görüyoruz.

Geçmişe dönüldüğünde, insan bedeninin temizlenmesiyle ilgili bağımsız yapıların tarihi binlerce yıl öncesine gider. Fırat gibi nehirlerin kutsallığı içerisinde insan bedeninin temizlenmesiyle iç içe geçen bağımsız yıkanma binalarının tarihi çok eski çağlara, Mısır’a, Mezopotamya uygarlığına uzanır; sadece yıkanmak için ayrılmış mekânların tarihinin Atilla uygarlığından bugüne kadar geldiğini görürüz. Bugün bildiğimiz, dünyada Türk hamamı olarak tanınan, bağımsız, alttan ısıtılan, sıcak suyu akan binaların tespit edebildiğimiz tarihçesinin de Roma’ya uzandığını görüyoruz. Özellikle MÖ 1. ve 2. yüzyıllarda Roma’daki hamam binaları yaygınlaşır ve 1. yüzyılda kayıtlara geçildiği kadarıyla bir Romalı mimar alttan ısıtmalı sistemi ilk kez hamam binalarında uygular. MÖ 33 yılında Roma’da 170 tane genel hamam vardır. Bu binalar insanlık tarihindeki en anıtsal hamam binalarıdır. Osmanlı hamam binalarının iç fonksiyonunun Roma’dakilerden farklılaşmış olduğu, bu fonksiyonun mimari yapı üzerine etkileri düşünüldüğünde, Roma hamamları Osmanlı binalarından daha büyük, daha ihtişamlı; Osmanlı kültüründe olmayan, içinde sıcak ve soğuk su havuzlarını barındıran; kapalı mekânlarıyla da dış mekânlarıyla da coğrafyamızda gördüğümüz Osmanlı hamam binalarından çok daha büyük ve süslü yapılardır. İç fonksiyonu itibariyle de insanların günün önemli bir vaktini geçirdiği, şairlerin şiir söylediği, spor müsabakalarının yaptığı, tartışmaların-toplantıların yapıldığı, içinde kütüphaneler barındırabilen, geniş, yaklaşık 13-14 futbol sahası büyüklüğünde mekânlar söz konusudur. Roma hamamlarındaki mimari stil, alttan ısıtmalı sistem aynen devam ederek bugün de Osmanlı binalarında görebileceğimiz modelde kendini bulur. Bu kültürel sürekliliğin en somut göstergelerinden biri de Romalıların hamama "ısı" sözcüğünden yola çıkarak therma demesi ve Anadolu’da bazı bölgelerde bu kelimenin "termal" şeklinde, hamam veya kaplıcaları tanımlamak için kullanılmasıdır.

Roma İmparatorluğu’nun yayıldığı bütün coğrafyalarda hamam binaları Roma’dan Bizans’a, İslam uygarlıklarına devrolur ve esas olarak aradaki geçiş yıllarını saymazsak ilk dönemindeki ihtişamına tekrar ancak Osmanlı döneminde kavuşur; dolayısıyla tarihten bir ritüel olarak silinecek gibi görünen hamam tekrar dünya kültürüne kalır.

Bugün kullandığımız "hamam" kelimesi Arapça ısıtmak, sıcak olmak anlamındaki kökten gelir. Osmanlı İmparatorluğu Bursa’nın başkent olmasından itibaren Roma ve Bizans’taki hamam geleneğini devam ettirir. Bizans’tan bugüne suyu taşımakla ilgili kemerler, yine suyu depolamakla ilgili sarnıçlar kaldığı halde kayıtlara geçmiş ve görebileceğimiz bir mimari yoktur. Bu konudaki değerli çalışmalardan biri, Nermi Haskan’ın Turing tarafından yayımlanan İstanbul Hamamları başlıklı çalışmasıdır. Bir diğer önemli çalışma ise Semavi Eyice’nin İslam Ansiklopedisi’ndeki, konuyla ilgili kapsamlı makalesidir. İki kaynakta da günümüzdeki bazı hamamların Bizans hamamlarının kalıntıları üzerine yapılmış bulunduğuna dair bazı tespitleri olmakla birlikte bu kaynakların da bu durumu kanıtlama şansı olmamıştır. Sadece bazı olguları art arda dizerek Balat’taki Arabacılar Hamamı’nın bir Bizans hamamı üzerine yapılmış olduğuna dair bir fikir yürütmek mümkündür. Dolayısıyla Bizans hamamını görememiş olmamız, Roma hamamıyla Osmanlı hamamı arasındaki geçişi izleyemememiz açısından önemli bir kayıptır. Ancak, kayıtlardan, 1326’da I. Murad’ın Bursa’yı alıp başkent haline getirdiğinde bir eski Bizans kaplıcasını Bizanslı bir mimara restore ettirdiğini öğreniyoruz. Eğer son birkaç yıl içerisinde kapanmadıysa, bu hamama Eski Hamam adıyla bugün de rastlamak mümkündür.

Hamamlar mimari bakımından olduğu gibi fonksiyonel olarak da çok önemli yapılardır. Zenginler, hanedandan ya da devlet erkânından gelenler dışındaki insanların evlerinde yıkanacak mekânlar olmadığını düşündüğümüzde, aynen Roma ve Bizans dönemlerinde olduğu gibi Osmanlı döneminde de imparatorluğun değişik bölgelerinde vakıf mülkü olarak çok sayıda hamam yapılmış olması anlaşılır bir durumdur. Örneğin kayıtlarda Fatih Sultan Mehmed’in döneminde İstanbul’da 19 tane hamam yaptırıldığına rastlanır. Evliya Çelebi 17. yüzyılda İstanbul’da 168 adet çarşı hamamının olduğunu söyler. Evliya Çelebi’nin rakamlarında bazen mübalağa olduğu bilinmesine rağmen, başka kaynaklarda da paralel rakamlar söz konusudur. Yine 16. yüzyılda sadrazam olan Rüstem Paşa’nın imparatorluğun değişik yerlerine 32 adet hamam yaptırdığı bilinir.

Hamamlar imparatorluğun son dönemine kadar vakıf mülküdürler ve genelde külliyelere gelir sağlama fonksiyonu taşırlar. Bugün hâlâ faaliyetini sürdüren ve içinde bulunduğu külliyeyle bütünlük arz eden en önemli hamamlardan biri, Mimar Sinan tarafından Süleymaniye külliyesinin hemen köşesine, bakırcılar tarafına yapılan hamamdır ve Sinan ölümüne kadar kendisi de bu hamamda yıkanmıştır. 19. yüzyıldan itibaren, imparatorluğun çöküş dönemiyle birlikte hamamların vakıf binası olma özelliği ortadan kalkar. Hamam kültürünün en fazla darbe aldığı bu dönemde bu yapılar uzun süreli kiralanarak kuşaktan kuşağa özel mülkiyete geçer.

Bir Müslüman toplum olan Osmanlı’da gündelik hayatta hamamın nasıl şekillendiğine bakıldığında başka Müslüman toplumlarla arada farklar olduğu görülür. Şam’da, Bağdat’ta ve Kahire’de, Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde yapılmış çok sayıda hamam binasının kalıntısına rastlıyoruz. Sadece Osmanlı kültüründe kadınların hamama da gidebilmesi daha geniş şekilde, deyim yerindeyse daha liberal yorumlanmış ve diğer ülkelerdekinden farklı olarak ilk andan itibaren Osmanlı’da Roma ve Bizans’ta olduğu gibi hamamlara kadınlar girebilmiştir. Nitekim "gelin hamamı" âdeti hâlâ Anadolu’da belli yerlerde ve geleneksel İstanbul semtlerinde devam eder. Aynı âdete Bizans’ın gündelik hayatını anlatan kaynaklarda da rastlanabilmektedir. Hz. Muhammed’in hamamı Müslüman erkeklere serbest, kadınlara ise yasak kılan sözlerinden dolayı bazı İslami kesimler kadınların hamama gitmesinin kesinlikle günah olduğunu düşünmüştür ve bu nedenle Emeviler ve Abbasiler döneminde kadınların hamama gittiği tespit edilmemiştir. Osmanlı döneminde ise hamamın gündelik hayatta hem kadınlar hem erkekler için çok önemli bir rolü vardır ve gelin hamamı, nişan hamamı, loğusa hamamı, asker hamamı, sünnet hamamı gibi uygulamalarla, hanedan mensupları ya da konaklarında özel hamam yaptırmaya muktedir olanlar dışında herkesin çarşı hamamına gittiği gözlenir. Hatta Osmanlı’da kadınların gidebildiği neredeyse tek yer hamamdır. Peygamber’in bu konudaki hadisi yaklaşık olarak, hangi kadın kocasının evi dışında üzerindeki elbiseleri çıkarırsa Allah’la arasındaki örtüyü de kaldırmış olacağı anlamına gelmektedir. Bunun Osmanlı’da da belli yansımaları olmakla birlikte, ev içinde bir mücadele konusu da olsa kadınlar her zaman hamama gidebilmiştir.

Batılı seyyahların anılarından hamamla ilgili sosyal hayatın çok canlı olduğunu tespit ediyoruz. Yeni doğan bebeğin kırk gününü doldurduğunda hamama götürülüp "kırklanması" ya da mesleği bırakacak olan fahişenin hamamda kırklanması gibi ritüelleri bugün modern hayatta çok algılamamakla birlikte, Fatih, Kocamustafapaşa, Üsküdar gibi bazı geleneksel semtlerde bu geleneklerin halen devam ettiği bilinmektedir.

Hamamlarla ilgili bazı efsaneler, hikâyeler de söz konusudur. Örneğin Merkez Efendi Hamamı’nın evliyaların yıkandığı ve Merkez Efendi’nin de hâlâ geceleri gelip yıkandığı bir yer olduğuna inanılmaktadır; hamama gelenler buradaki türbeyi ziyaret ettikleri gibi, hamamda yıkanılmasının da önemli olduğunu düşünmektedirler. Süleymaniye Hamamı’nın ise sarılığa iyi geldiğine dair yüzlerce yıl öncesinden gelen bir inanış söz konusudur. Hamamların kadınlar kısmında mutlaka bir evliya kurnası yer alır ve orada yıkanmanın, aptes almanın daha makbul olduğu düşünülür. Dolayısıyla hamam ve Osmanlı kültürü pek çok alanda iç içe girmiş durumdadır.

Hamamın bir edebiyatı da söz konusudur. Divan şiirinde bu konuda yazılmış kısa şiirler hamamiye, daha uzun olanları ise hamamname olarak adlandırılır. Halk edebiyatında da, özellikle 19. yüzyılda çok sayıda destana rastlanır. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin birçok maddesinde hamamlarla ve edebiyatıyla ilgili örneklere rastlamak mümkündür.

Bir obje olarak hamamın mimarisine bakıldığında Roma binalarıyla Osmanlı binaları arasındaki dış görünüş farklılıklarının dışında en önemli fark, Türk hamam binalarının içerisinde, İslamda durgun suyun temiz olmayacağı inanışında kaynaklanarak kesinlikle havuza rastlanmamasıdır. Yahudi kültüründeki temizlenme âdetinden kaynaklı, o çağlarda Yahudilerin yoğun olduğu semtlerdeki hamamlarda havuzlar vardır; bunlardan bir örnek bugün Gedikpaşa Hamamı’nda kapalı halde bulunmaktadır. Balat’ta da Arabacılar Hamamı’nda bir havuz mevcuttur. Osmanlı hamam binasında iki temel mimari yapı içinde toplam dört alan bulunur. Bunlardan soyunma yeri, bu iki mimari formun ikisinde hamamın kullanılan en geniş alanıdır. Uzaktan bakıldığında hamamın görünen büyük, kubbeli kısmı burasıdır. Çemberlitaş Hamamı, Fatih’teki Çinili Hamam, Beyazıt’taki metruk Patrona Halil Hamamı bu uygulamanın en bilinen örnekleridir. Diğer bölüm, daha küçük olan soğukluk, ılıklık ya da kapı arası denen, yıkanılan kısımdan daha soğuk, bir tür geçiş aşaması olan bölümdür. Esas hamam fonksiyonunu üstlenen, göbek taşının olduğu en sıcak bölüm sıcaklık ya da harare olarak adladırılır. Sözünü ettiğimiz iki mimari formdan birinde en büyük bölüm soyunma bölümüyken diğer formda tersine, en büyük bölüm yıkanma, küçük bölüm ise soyunma bölümüdür. İkinci tür uygulamanın örnekleri ise Gedikpaşa ve Sofular hamamlarıdır.

Hamam görevlileri olan yıkayıcılardan erkekler tellak, kadınlar natır olarak adlandırılır. Patrona Halil isyanına kadar (ki kendisi de Arnavuttur) Arnavut tellakların ağırlığı söz konusuyken, isyandan sonra hamamlara Arnavut tellakların alınmaması, Anadolu’dan Türk ve Rum gençlerinin istihdam edilmesi yönünde bir ferman yayınlanır; nitekim hâlâ da tellaklar ağırlıklı olarak Sivas ve Tokat yörelerindendir ve mesleği babadan oğula sürdürürler. Gündelik dilde artık bir anlam değişikliğine uğradığı için, bugün tellaklar "yıkayıcı" ya da "masör" adıyla anılmayı tercih etmektedir. Bunun hamam binasının cinsellikle yakın düşünülmesinin bir sonucu olduğunu düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Kadın görevlilerde ise bir etnik dönüşüm yaşanmamıştır; yüzlerce yıldır Romanlar anneden kıza- geline bu işi sürdürmektedir.

1630 tarihli bir belge, tellakların nasıl davranması gerektiğini şöyle özetler: Tellak yakışıklı, canlı, hareketli olmalıdır; usturası her zaman bilenmiş olmalıdır; müşteriyi yıkarken terini akıtmayacak şekilde vücuduna havlu sarmalı, çıkarken de müşteriyi göz hapsine almamalıdır. II. Meşrutiyet sonrası ise tellakların bir deftere kaydedilip, zührevi hastalıklar hastanesinden sağlık raporu almaları gerektiği belirtilmiş, bu anlamda bir kaydı bulunanların hiçbir şekilde çalıştırılamayacağı kaydedilmiştir.

Resmi tarihin engellerinden sıyrılıp bakıldığında Osmanlı’nın cinsel hayatında hamamın rolü de üzerinde durulacak konulardan biridir. Doğal olarak, herkesin gittiği ve insanların giysilerini çıkardığı bir ortamda bir şekilde cinsel hayat gündeme gelecektir. Reşat Ekrem Koçu yaklaşık olarak şöyle der: Her yönden ağır bir mesai (!) içinde olan bu genç çocukların ağır, yüklü bir bahşiş almaları çok doğaldır. Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks: Sarayda Gece Dersleri adlı kitabında bahsettiği, hamamcılar kethüdası tarafından yazılmış olan kitapta da hamamlarda çalışıp fuhuşla iştigal eden tellakların hikâyeleri anlatılmıştır. Aynı olguya Roma’da da rastlamak mümkündür; nitekim hamamlar hızla birer fuhuş mekânına döndüğü için, kadınlarla erkeklerin aynı saatlerde yıkanması yasaklanır. Pompei’nin fresklerinde de Roma hamamıyla cinsellik ilişkisini gözlemek mümkündür.

Osmanlı hamam mimarisinde ateş yakılan, müşterilerin hiç bilmediği ocak kısmında külhan adı verilen görevliler çalışır. Burada ateş yakmak, odunları taşımak, külü atmak gibi çeşitli işler olduğundan öksüz ve yetim çocuklar işe alınmış, onlara burada gece barınma imkânı sağlanmıştır. Bu çocuklar ve gençler bir tür kardeşlik ve lonca bağıyla yemeği ortak pişirir, kazandıkları parayı paylaşırlar. Zamanla buralardan yetişip kimi zaman gayri meşru, kimi zaman meşru işler yapan bir kesim oluşur. "Külhanbeyi" sözcüğünün bugünkü kullanımdaki karşılığı, bu çocukların kabadayılığa varan kültürünün yansımasıdır. Bu çocukların birtakım gelenekleri vardır: Mutlaka çift gezerler, Yahudi ve seyyar satıcılara asla bulaşmazlar, tulumbacılara, yük taşıyanlara yardım ederler ama orta ve üst sınıftan esnafa sataşıp bir şeyler koparmaya çalışırlar, etrafta at arabalarıyla dolaşan beyzadelerden para almaya çalışırlar. Alt sınıftan gelen bu çocuklar bir şekilde kazandıklarını külhana getirirler. 1846’da bir gece İstanbul’daki bütün hamamlar basılıp külhanbeyleri toparlanır, yaklaşık 800 kişi toplanır, yaşı büyükler askere alınıp küçükler askeri ihtiyaç için malzeme üreten fabrikalara gönderilir.

20. yüzyılın başından itibaren evlere banyoların yapılmış olması, Osmanlı hamam binalarının vakıf mülkiyetinden özel mülkiyete geçerek gelir getirici işletme olmaktan çıkması ve insanların temizlenmesi ile kamu arasındaki bağın kopmasından dolayı bugün bu kültürden uzaklaştık. Bugün modern insan imgesinin göstergelerinden biri de hijyen ve insanlar birçok insanın bir arada yıkandığı bir mekânda bulunmak istemiyorlar. Oysa tümü çok hijyenik olmamakla birlikte, rahatlıkla gidilebilecek temiz hamamların bugün de mevcut olduğu, hamam kültürünün korunması, bu faaliyetin sadece yıkanmak olarak düşünülmemesi gerektiği kanısındayım.

Bugün İstanbul’da birkaçı hariç bütün tarihi hamam binaları özel mülk halindedir. Bir kısmı işletilmekteyken, elinden gelenler rüşvet ya da başka yolla hamam binalarını başka amaçlarla kullanmak yoluna gitmiştir; sergi salonu, restoran, hatta tuvalet olarak kullanılan hamam binaları mevcuttur. Birkaç semt hamamı veya turistik hamam dışında, hamam artık gelir getirici bir yapı değildir. Restorasyon ise büyük bir masraf ve proje sorumluluğu gerektirdiğinden, bir kısmı çalışır durumda, bir kısmı ise metruk halde olan bu ihtişamlı yapılar tarihe yenik düşerek kaderlerini beklemektedir. İzolasyon problemi dolayısıyla kalın, güçlü duvarlı mekânlar olarak inşa edildiklerinden, bizim duyarsızlığımıza rağmen direnmektedirler, ancak bunun bir sonu olacağı bellidir. Bugün kamu otoritesinin, devletin, belediyelerin sahip çıkmaması halinde hamamlar büyük olasılıkla yakın gelecekte sadece turistik birer obje olarak hatırlanacaktır.

Sayfa Başı